...fantastik ama mütevazı bir gücüm olsaydı; senin için hissettiğim her şeyi, benim için anlamını sana bendeki gibi aktaracak bir kelime yaratırdım.
bir kez söylemem yeterdi.
ama söylemeye korkardım.
bu kadar yük olamayacak kadar çok seviyorum seni.
Thursday, July 16, 2009
Sunday, July 12, 2009
...Herşeyim,
Bir haftadır nereyedse her gece rüyamdasın. Kesik kesik uyuyorum, uykuya daldığım anlarda seni görüyorum. Kurgulamışım gibi en baştan başladı. Bütün üzüntüler, endişeler cisimleşti. Arada sanki nefes alabileyim diye bilinçaltım en güzel hallerini veriyor bana, ya öpüşüyoruz, ya sevişiyoruz. Sonra yine kaldığım yerden kronolojik devam ediyorum. Dün geceye kadar böyle sürdü. Pelin Batu İdil Biret'in konseriyle ilgili Murat Bardakçı'nın karşısında doğru bir fikrin doğru şekilde dile getirilemediğinde ne kadar acınacak hale düşebileceğine örnek teşkil ederken uyumuşum sabaha kadar.
Biryerden dönüyordun o gece, seni karşılamamı istedin. Geciktim diye korkuyla fırladım yataktan, giyinemedim bile, öyle uyuduğum tshirtle atladım gittim limana (gemiyle gelmişsin... olsun, deniz ferahlıktır.) Öyle kızdım ki yol boyunca kendime, bu kadar ayrılıktan sonra seni göreceğim ilk gündü ama ben yataktan kalktığım halimle sana yetişmeye çalışıyordum). Çok yüksek bir gemiydi. ve dört beş merdiven uzatılmıştı karaya. Hangisinden ineceğini bilemedim, ya seni kaçırırsam, beni göremeyip gelmediğime karar verip gidersen diye korktum bu sefer. Şortlu şapkalı bir kalabalıktı, sonra seni gördüm uzaktan. Kravat da taktığın takım elbise içindeydin. Beni gördüğüne sevindin önce, sonra üstüme başıma bakıp gülümsedin biraz. Uygunsuzluğunu hoşgörmüş gibi ama alaycı değil.
Sen gemideyken dışişlerinden aramışlar, görüşmeye çağırmışlar.. Seni oraya bıraktıktan sonra çantalarını eve bırakmamı istedin benden. Bize gideceğimizi düşünmüşüm, hayalkırıklığına uğradım biraz. Görüşmede bir aksilik olmazsa o akşam görev yerine (doğuda uzakça biryer, ama çin-japonya falan değil) gitmek üzere yola çıkman gerekebilirmiş. Beşiktaş emniyet müdürlüğüne bırakıyorum seni... (belki istanbulda bildiğim tek devlet yeri orasıdır). Çantalarını evine götürüyorum. (yardımcı inip alıyor aşağıdan) Eve dönerken bir iki gün kalabilseydin diye üzülüyorum. Yeni gelmişsin, yine gideceksin, üzüldüğüm bu değil. Bu doğal geliyor.
Eve dönerken, evdeyken hep senden telefon bekliyorum. Ama ummadığım kadar kısa bir süre sonra sen geliyorsun. Anahtarınla giriyorsun (kaybetmediğine sevindiğimi hatırlıyorum) Ceketini çıkarıp kravatından kurtulunca sarılıyorsun bana, sevgilim oluyorsun.
Nereye gidersen git, ne kadar kalırsan kal, ben hep seni bulduğum günde, senin olacağım.
Seni özlemeyi bir an bile unutmuyorum, herhangi bir işe gömüldüğümde sen bir anlığına aklımdan çıksan bile bedenim seni özlemeye devam ediyor. Özlemeye üzücü anlamlar yükleyenlere şaşıyorum. Her duygu herkeste başka türlü yaşıyor demek ki. Seni özlemek olmasa delirirdim ben. Seni çok seviyorum. Seni çok özlüyorum. Seni özlemeyi de seni sevdiğim kadar seviyorum.
Herşeyim...
Posted by
caty blake
at
12:31
0
comments
Links to this post
Saturday, June 27, 2009
...Sen belki sanıyorsun ki varlığına alıştım; Hava gibi, su gibi normal kabul ettim. Öyle değil. Hala senin olduğuma inanamıyorum. Hala her sabah -gece seninle uyumuş olsam da olmasam da- aynı endişeyle uyanıyorum. Seni sevdiğimi ilk söylediğimde korktuğum kadar korkuyorum hala her söylediğimde. Daha terim kurumadan, nefesim durulmadan yatarken mesela yanında elin bir yerime değse, ilk kez dokunuyormuşsun gibi titriyor içim. Uyumadan önce son düşündüğüm, rüyalarımda ardına düştüğüm, uyandığımda ilk gördüğüm sensin; hala açım, hala açım... hiç doymadım.
Posted by
caty blake
at
01:22
0
comments
Links to this post
Saturday, February 28, 2009
...Wilyninannesi teyze ve annemle birlikte gittik ilk üniformamızı almaya. Gözsüz bakışlarından ürktüğüm önlüklü çocuk mankenlerin arasından geçerken onlara değmemek için anneme yapıştım. Siyah ve parlak önlükler hayal kırıklığı yarattı ilk bakışta. İlle de şunu istiyorum denecek bişey yoktu. Düğmelerinin yerleriyle yaratılmış değişiklikler arasından seçim yaparken ilgimi yitirmiştim. Kırılıp dökülen hevesimi kurtarır diye Wily’nin bakışlarını yakalamaya çalıştım. Hissettiğimi biliyordu, başını azıcık havaya kaldırıp “boşver” yaptı. Boşverdim. Tezgahtara okulumuzun adını söyledi wilyninannesi teyze. Siyah parlak önlükleri geçtik. Biraz daha arkada gri bir pantolon, açık mavi bir tshirt ve yine gri bir hırka gösterdi kız. Wily’yi perdeli kabine soktu annesi. Tezgahtar kız benimkini seçip anneme verdi. Wily’ninkinin aynından istedim. Kız güldü. Annem kızı azarladı bakışlarıyla. Kolsuz önü cepli gri bir önlük ve mavi bir gömlek gösterdi. “Kızlar için bunları yapmışlar, istemez misin?” dedi. Wilyninkinden istediğimi söyledim. “Wilyninkinden alalım o zaman” dedi. Tezgahtar kız “izin vermezler” dedi, annem “verirler”… Pantolonumu ve gömleğimi seçti, diğer perdeli kabine soktu beni. Giyinip çıktığımda wily giyinmiş, aynada kendine bakıyordu. Onun aynasında gördüm kendimi, yanyanaydık, birbirimize benziyorduk. Tamamdı bunlar, alabilirdik. Wilyninannesi teyze anneme gülümsedi beni görünce.
Pabuç seçmek için alt kata indik hep birlikte. Üstü püsküllü bordo pabuçlarımız oldu. Başka bir kata geçti annemler, biz kabinde kendi kıyafetlerimize dönerken çamaşır çorap eksiklerini tamamladılar. Konuşmadan bekledik onları. Başka herkese ve her yerde fikrimi söylemeye çok hevesli -aslında geveze-ydim. Ama farklı bişeyler olduğunda onun yanındaysam susardım. Bazen densizliğe varan şımarıklığımı onu üzmesin diye gemlemeye başlamıştım, sonra bunun ne tatlı sonuçları olduğunu gördükçe kendiliğindene dönüştü. Tepkisinin biçim ve içeriğinin ne olacağını beklerken, olay üzerindeki ilgimi yitirdiğim olurdu. Hep şaşırttı beni; her defasında o kadar benimaklımagelmeyengüzelşeyler yaptı ki, çok ve hep sevilmeye bağlı, mutasyona uğrayarak kibire dönüşmüş özgüvenim benden önce olgunlaştı.
Çanta ve kırtasiye için başka bir mağazaya gidildi. İkimiz de hafif dolaşmayı seviyorduk, çanta işini hiç hesaplamamıştık. Çanta istemediğimi söyledim anneme. Fikrimi hemen reddetmenin inada dönüşeceğini bilen annem “alalım, evde dursun, okula götürmezsin istemezsen.” dedi. Wily her zamanki ne istediğini önceden bilen haliyle öteberisini seçti. Paketleri yüklenip taksiye bindik hep beraber. Annemin kucağındaydım. Başımı geri göğsüne yaslayıp camdan geçen bulutları izlemeye koyuldum. Kendi kendimize iş edinip öğrenmeyi sevmiştim ama bu okul o kadar parlak bir fikir olmadığını belli etmişti müdürün odasında sınavdan geçirildiğimiz gün. Önlük çanta falan belki birkaç günlük bir oyun olarak iyi olabilirdi. Ama istemediğim hiçbir şeyi yapmayabilecek yaşa gelene dek her sabah… Çok sıkılmıştı içim. Her gece ertesi günü düşleyerek uykuya daldıran, hiç sıkılmadan tekrarladığım onunla -ama yalnız onunla- geçirdiğim günlerin bittiğini farketmekti bu kadar üzen. Önlük mönlük önüne geçilemez, kontrol edemediğim değişikliklerin giysisiydi, bu kadar huysuzluk bundan. Taksi eve çıkan yokuşu tırmanmaya başladığında olgun bir kabullenişi içime sindirmeye başladım. Daha nelerle karşılaşacaktım kimbilir, nelere alışmaya mecbur bırakılacaktım. Birlikte geçen bu yazı başına bişey gelmeden, sarıp sarmalayıp, başka her şeyden ayırıp, hakettiği gibi bir yere kaldırmaya karar vererek indik taksiden. Onlar paketleriyle birlikte evlerine devam ettiler.
Paketlerin hiçbirini sahiplenmeden odama çıktım. Kapımı kapayıp yatağa uzandım. Ellerimi başımın altında kenetleyip yumdum gözlerimi. Düşünürken aydınlığı sevmem. Bahçe kapısından sokağa indim, sonra yavaşça yükseldim yerden. Sokağın iki ucunu, top oynayan abimleri, kalede kurtaracak top bekleyen kendimi görene kadar yükseldim, çok değil. Onu gördüm, kaçan topu bana verdiğini, bana bişeyler söylerken dudaklarının kıpırdadığını… Onların bahçesinde suyla oynadığımızı, sabahları bizim bahçede kahvaltı ettiğimizi, gizli evi, küçük vişneyi, parmaklarımı kapıya kıstırmışım gibi acıtan kıskandığım sarı saçlı başı… her şeyi… gördüğüm her sahneyi yaşanırken hissettiklerimi daha yoğun hissedene kadar tekrar yaşayıp dondurdum. Yukardan uzanıp aldım öylece… Başımdan daha büyük ve daha derin geldiği için karnımın içinde biryere koydum hepsini birer birer. Müdürün kapısında yanyana oturup ayaklarımızı salladığımız anı topladım en son. Birbirlerinden ayrılmasınlar diye bastırarak kapadım orayı.
Posted by
caty blake
at
19:15
0
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Monday, January 19, 2009
...quote'larla konuşan insanlar var. hayatın anlamını bile sonu -dır'la biten bir tespit cümlesiyle ifade edebiliyorlar. en çok kafa yoran, yürekkakan kavramları tek cümleye sığdırma telaşını anlayabildiğimi sanıyorum. (ama anlatmaya üşeniyorum)
hiç sevmedim ben bu tespit güzellemelerini... söyleyenin yıllar almış uzun çalışmaların (hiç değilse düşünmelerin) sonunda vardığı o basamakta değilim ben. O yüzden de bana ancak bir şarkı sözü kadar anlamlı geliyor söylenen.
bunları söyledim, şimdi de çürüttüğüm bir tespiti söyleyeyim:
Aşkın "güvenmek"le hiçbir doğrudan bağlantısı yok(tur). Sana aşkını hayal bile edemeyeceğin güçle ifade etsin mesela, bu dünyaya ait olmayan bir sevgisi olsun... Ne isterse yapsın, senin olduğunu "bil"mezsin. Su almak için çıplak mutfağa gitse, dönecek mi diye beklersin. Ya da bisüre görmediysen merak karın ağrısı olur, işe falan gitmezsin.
Gitmedim işe falan. Gel lütfen.
Posted by
caty blake
at
13:26
1 comments
Links to this post
müzik motoru

...gmail'i diğerlerine, gtalk'u msn'e tercih nedenim süsten püsten arınmış, taahhüt ettiği işi layıkıyla yerine getiriyor olmasındandı.
süssüz püssüz; hatta çalışmayan bir sayfaya izlenimi verecek kadar boş bir sayfanın reklamını yapalım: fizy.org
bir müzik arama motoru olarak çalışıyor.. (önce gidip youtube'a bakıyor, gayet akıllı) bunca çöpün yığıldığı ağda, bi de kendine database mi oluştursaydı?
bi de ulaştığın şarkının embeded link'ini verse...
Posted by
caty blake
at
09:51
0
comments
Links to this post
Monday, January 12, 2009
some years from now...
...yavrumm...
dün bi rüya gördüm
uzun zamandır gördüklerimin en güzeli
(rüya mı hayal mi bilmiorumm)
londraya bahar gelmis, günes parıldıyor her yer pırıl pırıl
ama belli bir hikaye devam etmior parca parca görüntüler gibi
sanki film fragmanı
ama hic bi masraftan kacınmamıslar
helikopter kameralardan kullanılmıs
sehrin üzerinde geziniyor
sonra thames boyunca ilerliyor
alcalıyor iyice
o les gibi nehir bile masmavi (film hilesi iste)
nehrin kenarında ufak bi catı katım var, ufak ama muthis bir manzarası var önüde buyukce bi teras
doktora yapıorum sanırım veya onun gibi bisey
birde ev alıp satıorum sanırım yenileyip fln
senin bir parkın kenarında iki katlı bi evin var hani su row houselardan
(kirada olabilir tabi buralar o kdrını bilemiorum : )
dar, kucuk ama cok sirin. viktorya tarzı... arkadada ufak bi bahcesi de var (kamera 360 donus yapıor arkayı da gösterior)
sende dısardan biseyler okuorsun sanırım
ama onun dısında cizim yapıorsun tasarım veya dekorasyon
(belki benim aldıgım evleri sen dekore ediorsundur )
ama en hosuma giden
ufak bi coffee house'umuz var
böyle ufak, bi iki masa bi kacta koltuk
bide kutuphane
bi tane barista var baska biri varmı hatırlamıorum
nedense kız su eski filmlerdeki tombul, beyaz tenli, al yanaklı kadınlara benzior
(belki ben bakmiim diye özellikle onu almıssındır ise..: )
sen isletiyorsun burayı
istediğin saatte geliorsun calısıorsun biraz sonra kitap okuorsun kadife buyuk koltukta
guzel muzikler calıyor
zaten cok islek bi yer deil
hani sadece tanıdıkların ve mudavimlerinin gittiği yerler vardır ya öyle bi yer
mahalledekiler fln ugruyor bzn ama takeaway
bzn birileri gelip oturuyor biraz sohbet ediyorsun ama cok durmadan gidiorlar
aksam uzeri ben geliorum
cay icioruz kahve icioruz sonra saat ilerledikce kıza sen git dioruz biz sarabımızı acıoruz sarap sadece bize var musteriye yok (starbucks sponsordu sanırım filme)
kapatıp sana gidioruz hafif cakırkeyf
wandsworth civarı sanırım
evlerde yakın arasındada cafe var
gerci benim evden london eye gozukuor ama film bu olur öle seyler..: )
negzldi...
Posted by
caty blake
at
15:39
0
comments
Links to this post
Saturday, January 10, 2009
...savaş ve başka bisürü kötü şey var. doğal; çünkü insan var.
bi de sen varsın. çok şükür...
bi sürü işimiz vardı. gitmeler, gelmeler, sevişmeler, mutluluklar... elim değmedi hiç.
sen varsın... çok şükür...
Posted by
caty blake
at
02:15
0
comments
Links to this post
Thursday, August 28, 2008
...benle hersey gzl mi
bi bilsen... her sey varlığını sana borçlu.
Posted by
caty blake
at
08:12
0
comments
Links to this post
Monday, June 16, 2008
..."kayıplarından duyacağım acı asla küllenmesin diye, yaşamımda gittikçe daha az insan bulunduracağım" E. Canetti
acıyı da kaybedince o insandan geriye hiçbişey kalmayacağını bilmese böyle demezdi. senden başka hiçbişey istemiyorum hayatımda, bu yüzden (gittiysen/gidersen/kaybettiysem seni) acını besleyeceğim gebersem bile.
Posted by
caty blake
at
11:16
0
comments
Links to this post
Saturday, June 7, 2008
...blue eyed giant
bir tartışmayı daha nihayetlendirmenin keyfine vardım bugün. büyük Atatürk'ün boyu kaçmış? taş gibi bir gerçekten yola çıkıp azcık mantık yürütünce ne kadar kolay halbuse... buyrun:
şimdi ulu önderin iki yanındaki adamlar hardcore* yağ yakıcılar ve kas yapıcılara sardırmış hobbitler değilse eğer (ki ayaklarına kumpas tutunca olmadıkları anlaşıldı) boyları yaklaşık 170 civarında olmalı... o zaman formül: 170+omuz+boyun+baş yüksekliği (apprx: 35 cm.) buradan => atamızın boyu 2,05 metre.
küçük kafalı adamların gölgesine sığ(ın)mak istediklerine taş ve çekiçlerle yaptırdıkları ne çirkin şey.
*senden duyduğum bu yarım bilgiyi nerede kullanayım diye düşünmedim, denk geldi wily.
Posted by
caty blake
at
16:30
2
comments
Links to this post
Sunday, May 4, 2008
...volver
böyle bulaşık yıkar sıradanlığında kızının kocasından döktüğü kanı yıkıyor kadın. aynı özenle ve hiç abartmadan, bahar temizliği havasında hep beraber mezarlık temizliyorlar, kocalarını yakıyorlar, gömüyorlar, hiç de tuhafına gitmiyor insanın. büyük felaketlere böyle sessiz tepki verilir zaten. başına gelen ne kadar ağırsa, o kadar erteler insan yüzleşmeyi. ancak bir hayaletin hafifliği cesaret edebilir, dağ olsa dayanmaz denen acıyı yüklenmeyi. çığlık çığlığa ağlamak, her gördüğüne dert anlatmak ilgi çekmek isteyen çocuk davranışına daha yakın acı yaşayan kadın davranışından.
kadınlığın (vulva yani) konkav yapısı ancak birbirinden doğan kadınlar arası söze gerek bırakmayan güçlü dayanışmayı açıklıyordur belki de, belki de bir ilgisi vardır bununla. Hep şüphelenirdim; her sakin kadının (belki de hepsinin) ardında bir ölü, hepsinin söylenmeyecek veya yine kendi gibi birine emanet ettiği bir gerçek sırrı vardır. Annesine küs her kadının en çok onu özlediğini, bir gün -dead or alive- muhakkak onunla barışacağını da bilirdim.
Güçle hiç ilgisi yok bu davranışların; büyük sırların ortaya dökülmeden içe gömülmesi temizlik ve düzen alışkanlığından olmalı.
Posted by
caty blake
at
16:33
2
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
Tuesday, April 29, 2008
...you are what you remember
yeni bişey söylemeyeceğim. konu bisürü şarkıda, filmde defalarca işlenmiş. ama anatomik bir temeli olduğunu bilmek hepimize iyi gelir diye düşündüm.
vücudumuzun tüm hücreleri çeşitli periyodlarda tümüyle yenileniyormuş; biliyorduk. biliyorduk ama şöyle söylendiğinde yine de tuhaf geliyor insana: 16 yaşını geçtiğin anda doğduğun kişiyle aynı olan tek bir yapı kalmıyor vücudunda. tüm kemiklerin sıfırlanıyor, sinir sistemin, dolaşım sistemin neyin varsa, hepsi. üstelik bu yenilenme ömür boyu devam ediyor. doğduğun andan itibaren senin kalan tek hücre grubu anılarını saklayanlar.
seninim diyordum ya, kelimenin bütün anlamlarıyla doğru söylüyormuşum. hatırladığım, hatırlamak istediğim senden başka hiçbişeyim yok. seninim; ne senden ne de senin olmaktan başka hiçbir şey de istemiyorum.
Posted by
caty blake
at
16:09
0
comments
Links to this post
Sunday, April 6, 2008
...Meslek Ayrımcılığı
Amele olmak istiyorum ben. Çalışırken bedenimi kullanmak üç-beş tahtayı usulünce kesip birleştirmek, çıkan şeyi beğenmek, kirli ve renksiz bir yapıyı birkaç renkle değiştirmek, bununla hayatımı kazanmak AMA bunu yaparken beni sevenleri üzmemek istiyorum. Arkadaşımın meslek odasının bilmemne kokteylinde ona eşlik ederken laf olsun gevezeliklerinde "siz ne iş yapıyorsunuz?"a cevap verince doktor, öğretmen, broker, avukat demişim gibi olsun da istiyorum.
Liseden sonra... Yok be... Liseden hemen önce alet edevatın nasıl kullanılacağı, hangi boyanın nasıl inceltileceği, başka ülkelerdeki zanaatçılık yöntem ve biçimleri gibi bol pratikli iki yıllık bir eğitim alsaymışım ya. Şöyle küçük bir atölye kursaymışım. Kendi çizdiğim küçük eşyalar yapsaymışım sehpaydı, kitaplıktı. Boyaya çağırsalarmış gitseymişim. Bahçe işi deselermiş, koşsaymışım. İyi yapılan incelikli işin hakkını verenleri seçmek de benim yönetim anlayışım olurmuş, beş yıllık business planlar hazırlamak zorunda kalmadan yaşarmışım. Ayda onbeş gün dışarda çalışıp, kalan günlerde atölyemde eğlenerek yaptığım şeyleri de satarmışım. Orta düzey bir yöneticiden iyi kazanabilirmişim böyle. Giderlerim düşermiş bi kere. Haftanın her günü farklı bişey giymenin mali külfetinden kurtulurmuşum hiç bişey olmasa. Her günün en az üç saatini trafikte harcamazmışım. Bedenimi kullandığım için masa başında kaslarım erimesin, popom yassılmasın diye fitness salonlarına, havuzlara falan abonelik ücretlerini de düşelim. Hepsinden önemlisi saat kurmadan uyanmanın, kahvemi içerken abajur altına yapacağım raflı yüksek sehpanın tahtasında parmaklarımı tembelce gezdirmenin keyfine ne buyrulur?
"Akıllı" olanları sadece "yönetim"e koymanın acısını çekiyor yüzyıllardır dünya. 'Aklı olmayan eller'ini kullanan adamın bozduğu dünyayı hangi akıl kurtarabilir?
Posted by
caty blake
at
21:41
8
comments
Links to this post
Friday, March 14, 2008
...laiklik dışı uygulama odağı
başlıkken bile ne kadar saçma; bi de bunun iddianamesi varmış sayfalarca. (şakaysa da ben yapmadım)
bunların derdi halkla.. ancak anladım! 35-40 milyon insanın (oy oranından yuvarladım) tamamını dava edememenin büyük sıkıntısıyla ovunup dururken, oy verdikleri partileri kapatmaya niyetlenmenin nedenini düşündüm düşündüm bulamadım. kan davası gibi; mantık hakgetire. belli ki yetki, kullanılmadan keyif vermeyen bişey. edimlerin sonucu ne kadar yıkıcı, ne kadar kanlı olursa o kadar tatmin edici oluyor demek ki.
meclisteki üç-beş partiden ikisini kapatmaya niyetlenmek (so called) 'milli irade'yi hiçe saymak demek değil mi kısaca? "yannış seçtiniz olm, darbe de yapardık ama kanun devletiyiz (dil sürçmesi, 'hukuk' diyecekti). o kadar parmakla gösterdik, tehlikeyi farkedemediniz. şıklık olsun diye size seçtiriyoruz zaten, haddinizi bilemiyorsunuz. siz seçin, biz indiririz..." demek değil mi?
bilgelik yaşla gelmiyor, biliyorduk, ama bu kadar da olmaz! düşünülerek, sonuçları hesaplanarak alınmış bir karar olmadığını sıfır ekonomi-kıytırık sosyoloji-içsel adalet bilgi ve duygularımla anlayabiliyorum. belli ki hazımsızlık/kin/nefret/küstahlıkla alındı bu karar. toplum adına değil topluma rağmen... yaratacağı güvensizlik duygusu, ekonomik çöküntü falan umurlarında değil belli ki. toplum ve siyaset bilinci benim gibi hiç oluşmamış birinde böyle korku yaratabiliyorsa, göremediğim ne çok sorun yaratacak kim bilir...
nur yüzlü, yaşlandıkça tatlılaşan, tahammül seviyesi yükselen, onun gençken yaptığı hataları yapanlara anlayışla gülümseyen amcalardan değil bunlar. güzel farklar yaratamamanın intikamını büyük ve çirkin karmaşalar yaratarak alıyorlar bizden.
öyle çok küfür edesim var ki... gidip bir şişe şarap açayım kırmızısından...
Posted by
caty blake
at
22:55
16
comments
Links to this post
Friday, March 7, 2008
...das experiment
yazılmışı var burda
kadınlar günü öncesi acaip şeyler söylemek istemezdim ama; bu kadar adamı (hem de alman) bir araya koyarsan böyle oluyor demek ki. filme ilham(!) veren deneyde de ölmüş biri.
tanrı dünyayı neden yarattı bilmiyorum, ama insanı yaratma nedenini "bilinmek istedim" diye açıklamıştı son kitabında. belki güzellik olsun diye yaratmıştır, küçük yaratıkların yaratımını izlemek istemiştir. ama o zamanın tümüne hakim olduğu için, sonucunu da biliyordur, deneyden sayılmaz onunki. Belki adem'in önünde secdeye zorlanmak zoruna gitmiştir şeytanın, allahın nefesiyle can verdiği ademin içine zehir olsun diye testesteron zerketmiştir.
evet insan insanın kurdu, evet yaşamak zor, evet insan olmak içgüdülerini kontrolden geçiyor ve evet; insanın bir hayali olması güzel, ama hayal etmeye değecek bir şeyi olması kadar değil! (senden sözediyorum wily)
Posted by
caty blake
at
20:51
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
okumaya geç başlamış, çocuk hali var bu sinan abinin. olsun. eğlenceliymiş bu da. ama ciddi notlar yazmasın öyle başına sonuna, ona daha hazır değil gibi görünüyor.
Posted by
caty blake
at
18:14
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Wednesday, March 5, 2008
..."deli" kadın
wilyden duymayı en sevdiğim şeylerden biri "deli'm". Bu söylediğim iranın delisi... Kendine mihir diye 124 bin gül seçmiş. Külçe altın da isteyebilirdi. Yemek, kahve ısmarlamaktan kaçınan cimri kocasını dava etmiş, (iran'ın hukuk sistemi de az deli değilmiş) davası kabul edilmiş, cimri herife karısının güllerini alması emredilmiş. Evini satacaklarmış adamın gül diye... ben güldüm! Allah (ve iran adaleti) de kadını gül'dürecek.
Wilym, benim mihirim "..."
Posted by
caty blake
at
12:04
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
...günde iki litre su miti de fos çıkmış, çok rahatladım! Güneşe çıkmadıysam, amele etkinliğinde değilsem hiç içmeden geçirdiğim günler olurdu. hatta kışın koca bir haftayı bir bardak bile içmeden geçirmişliğim vardır, utanır kimseye söylemezdim. bir önceki gibi bu açıklamalarına da itibar ettiğim düşünülmesin. sanatçılardan sonra en şüphelendiğim insan sınıfı bu bilimciler. özellikle de şu isviçrenin pahalı ve steril lablarında vakit öldürenlere hiç itimadım yok. Ulaşmak istenen bir sonuç belirleyip, ölçümlerini deneylerini o sonucu alacak şekilde düzenlediklerinden handiyse eminim. (belki de azalan su kaynaklarını kanalizasyona geçirmeyelim diye yapmışlardır : ) Neyse işte, midem bulanarak, kendimi yutmaya zorlayarak iç(me)diğim su eziyetinden kurtuldum.
Bi de şu bulaşığın 90 derecede yıkanmazsa asla hijyenik olmayacağını söyleyenlerin tabaklarında ne yediklerini çok merak ediyorum. Sen içindekileri dilinin dayanabileceği bir sıcaklıkta sistemine aktar, sonra tabakların sterilizasyonuyla boz kafayı. O tabak ne kadar "bulaşık" olabilir ki allasen? Evet, bulaşık makinem yok; almadım, almayacağım! Günde bir iki kaşık-çatal (bazen hiç), iki fincan, iki bardak indirip, makine dolana kadar bekletemem. Kırk yılda bir iki üç insan gelince de yemek hazırlama eziyetine katlanıyorsam, elimin dayanacağı ısıda yıkamayı da göze alıyorum. Makina boşaltmanın ne kadar kıl iş olduğunu unutacak kadar kanıyor mu o reklamlara kadınlar? Su tasarrufu sağlıyormuş, hıh! Bulaşıkları makinaya yerleştirmeden benim yerine kaldırabileceğim kadar temizleme gerekliliğine ne buyrulur?
Posted by
caty blake
at
11:44
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Friday, February 29, 2008
...Annem meşhur yılan balığı dolması tepsisini aldı eline. Çocuklarda direnç oluşturmasın diye bizim evdeki adı ‘yolma’ydı. Babam ağır olduğu belli hediye paketini kucakladı. Kapıyı çekip çıktık hep birlikte. Güneş batmış ama hava kararmamıştı daha. Sokağımızı kesen sokağın altındaki yokuşun görünmez kıldığı denizin kokusu geliyordu. Annemler önden yürüyorlardı. Her adımda arayı açarak yan yana yürüyorduk wily’yle. Elini uzatıp bileğimden tuttu, parmakları bileğimin üzerinde ismine kapandı. Sessiz ağustos akşamı, deniz kokusu, solgun ama ölgün olmayan ışık huzur olup içimi doldurdu. İçimde günden kalan son hıçkırık derin bir nefesle kurtuldu boğazımdan.
Wilyninannesi teyze masayı beyaz örtülerle hazırlamıştı. Teyzesi ve dayısı da gelmişti. Wily bileğimi hafifçe sıkıp bıraktı ve kendini onlara öptürmeye gitti. Mutfakta annesini buldu, “giyinicem ben” dedi, bakışıyla beni çağırdı, yukarı odasına çıktık. Dolabından seçtiklerini giyerken pencereden aşağı baktım. Yanıma geldi: “çok güzel oyun yapmışsın. Yine yapalım sonra” dedi. Beklemediği şeyler olduğunda tepkisini o an vermediğini, tartıp-düşündüğünü öğrendim o zaman. Onun olmak sabırlı olmayı bilmek demekti. Reflekslerle yaşayan kocaman insanlardan daha güzeldi; ben hala çalışıyorum bunun üzerinde.
Kalabalık sofranın keyfini çıkardık yan yana. Büyümüş, delikanlı olmuş dediler. Birbirimize okuma yazma öğrettiğimizden sözettiler. Bizden birlikte bahsetmelerini çok seviyorduk. “Okula mı başlasalar?” “Erken mi olur?” “Pek küçükler, ezilmesinler” konuşmaları aklımıza hiç getirmediğimiz yepyeni bir dünya koydu önümüze. Birbirimize baktık. “Olur mu ki” diye sordu konuşmadan; “seninle her şey olur” dedim susarak. Yolmasının etini didikledi bir süre ve babasına çevirdi başını; “okula gitcez biz” diye bildirdi kararını. Annem “keti daha çok küçük, yapabilir mi?” endişesini dile getirdi. Wily “ben korurum onu” ciddiyetiyle gülümsetti masadakileri. Kayıtların başladığından, yarın okula uğrayıp görüşmekten konuştular yemek masası toplanırken. Pastası geldi, mumları yakıldı. “Birlikte üfleyin isterseniz” dedi annesi. Geri çekildim. O pastasına yalnız eğilirken “o benim” duygusuyla tanıştım. Sehpanın üzerindeki tabağından gide gele yiyerek açtı hediyelerini. Yeni merakımız duyulmuş olmalıydı. Her paketin içine bir de kitap eklenmişti. Babamın ağır paketinden beyaz kalın ve parlak kapakları içinde yirmi tane asterix çıktı. Deli gibi sevindik. Çocuk odalarımızda yer bulamayacağımızı fark ettik yeni kitaplarımıza. Wily babasının çalışma odasındaki kitaplıktan yer istedi babasından. “yarın bakarız” cevabını kabullenmiş göründük.
Ertesi sabah sarmaşığın altındaki masaya kahvaltımızı taşıdım yine; turuncu tabaklarımıza yumurtalı ekmekler koydum, hürriyetin basri ve fatoş’una bakarken babasıyla girdiler bahçe kapısından. Yanıma gelmeden eve koştu, babamla çıktı dışarı, yanıma geldi: “okula gitçeez” dedi. Aceleyle birer dilim ekmek yedik, iki yudum sütle. Hızlı adımlarla, heyecanımızı saklamaya gerek duymadan çıktık yukarı, giyeceklerimi seçti, o pencereden aşağı bakarken hızla değiştirdim üzerimdekileri, indik aşağı. Babamlar kahvelerini içiyorlardı. Okula bizi de götüreceklerini düşünmemiştim, bu heyecana hazırlamamıştım kendimi.
Okula giden yolu yürüdük birlikte. İki sokak yana, bir sokak aşağıya, sonra yine bir sokak yana. Küçük keşif turlarına dahil etmediğimiz ama uzak da olmayan bir mesafede yeni bir dünya varmış. Demir kapıdan girip, bahçeyi geçtik. Okulun merdivenlerinde ikimiz de babalarımızın elini tuttuk fark etmeden. Gıcırdayan tahta merdivenlerden yukarı çıktık. Bizi kapının önündeki sıraya oturtup içeri girdiler. Konuşmadan oturup etrafımızı inceledik. Bütün yazı dışarıda geçirmiştik, karanlık göründü binanın içi. Duvarlarda resimler, yazılar vardı çerçevelerin içinde. Merdiven sahanlığı pencereden gelen güneşi en çok alan yerdi. Bisürü çiçek vardı saksıların içinde, hatta bir tanesi duvara çakılan iplere dolanmıştı. Yere değemeyen bacaklarımızı sallaya sallaya bitirdik gözlerimizin ulaşabildiği yerlerin keşfini. Bacağımın altına soktuğum elimi bileğimden zorlayarak adına baktım, endişelerim uçtu gitti. Wilyninbabası amca odadan çıkıp çağırdı bizi. Yan yana girdik içeri. Beyaz saçlı, gözlüklü bir adamdı müdür; gülümsemedi ama “gelin çocuklar” diye yanına çağırdı bizi. Yemek masası gibi bir masanın etrafında oturuyorlardı. Büyük ve yuvarlak harflerle yazılmış ince bir kitap açtı masanın üzerine. Wily’den okumasını istedi. Denendiğine sinirlendiğini hissetmek için bakışlarını görmem gerekmedi. Hırçınlığını saklamadan okudu gösterilen sayfayı. “Evde anne-babaların öğrettiği çocuklarla sorun yaşıyor öğretmenler” dedi babama. “Onlar birbirlerine öğrettiler, biz karışmadık.” dedi babam. Başka bir sayfa açıp benim önüme uzattı kitabı. Kötü çizilmiş çok resimli bir kitaptı; Wily’nin okuduğu bölümden belliydi kötü olduğu; kendime yabancı gelen bir sesle okudum ben de gösterilen yeri. Wilyninbabası amca “bu yıl okula almazsanız, gelecek yıla hiç kontrol edemeyiz bunları” dedi; babama bakıp gülümsediğini gördüm, hoşuma gitti.
On gün sonra okula başlayacağımızı söylediler aynı yoldan eve dönerken. Okul alışverişine çıkacağımızı da öğrendik. Bizim sokağın başında ayrıldık babamlardan, evimize yöneldik. Zulamızdaki kutuyu çıkardı yerinden Wily, tişörtünü kaldırıp beline soktuğu o aptal kitabı, dudaklarında o bayıldığım adil yaramazlık gülümsemesiyle ekledi ganimetlerimizin içine. Haklı ve adil intikamın kapadığı müdürle hesabı görüp, yine hiç konuşmadan yan yana yürüyerek döndük eve.
Posted by
caty blake
at
14:12
0
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Monday, February 25, 2008
... (bi sürü boktan şey yazacaktım, vazgeçtim)
Posted by
caty blake
at
12:43
0
comments
Links to this post
Friday, February 22, 2008
...souffle
bin jip'i iki haftada çekmiş. cast zaten üç kişiydi. plato falan da yok, gizlice girip dağıtmadan çıktığı elalamin dairelerini kullanmıştı mekan olarak. Sinemaya da ilk kez delikanlılığında Fransa'da giden bir adammış bu... onun için soruyorum; kim ki bu? Filmi izlememiştir, "şöyle yapılıyordur" diye düşünmüştür... Resim yapıp satarken "hah, tam da bunu yapmak istiyordum" demiş olmalı perdede film görünce.
Küçük bütçeli film demek ayıp olur bununkilere. Hikayeleri o kadar büyük ki, kalabalık ve şaşaadan uzaklaşmaya mecbur oluyor denebilir sadece. Sessiz film de denebilir; sözlerin samimiyeti aktaramadığını çoktaaan farketmiş olmalı.
Bu souffle (breath) da bin jip gibi "bir kadın, onun kocası, bi de o adam" filmi. Beni ikna etti; bu üçlemeyle bin film çekebilir birbirine hiç benzemeyen. Kadının evi, adamın hücresi, görüş odası... Anladığım için yazmıyorum buraya, çok beğendiğim için yazıyorum. Yine beğenen ve anlayan olursa not etsin şunların cevabını:
1. Bir idam mahkumu neden intiharı takıntı haline getirir?
2. Kadının çocukluğunda yaşadığı boğularak ölüm deneyimini bu adama aktarmaya iten nedir?
3. Kadının bu adama yaşatmaya çalıştıklarının kocasının aldatmasına bir misilleme olmadığını düşünüyorum... yanlış mıyım?
4. Hapisane müdürü olduğunu sandığımız adam kim ki bence... Ancak gerektiği zaman gayet minimal müdahaleler, tam yerinde action durdurmalar yapmıyor mu monitörün arkasından?
5. Adamın sicil numarasıyla, kadının evine döndüğü araba plakasının aynı olması gibi bir detayı saçma olmaktan kurtaracak bir hikaye var mı?
6. Kim ki kendini aştıktan sonra nonfigüratif film de çekecek mi?
7. Kamerayla şiir yazılır mı?
Kadın üç günde üç mevsim götürdü adama... Neden? Kışı kendisine ayırdı kocası ve kızıyla eve dönerken. Bu sonuna kadar o evde kalacağım demek miydi kim'ce? Her yerde kar var'ın korecesi de varmış, onu duyduk onlar eve dönerken.
Daha önce hiçbir yerde okumadığım, hiçbir filmde görmediğim şeyler görme şansı oluyor bu adamın filmlerinde... Sadece ses geçiren küçük delikli görüş camının arasından, hiç söylemeden kadının saçından isteyebildi mesela, sonra kıskanç hücre arkadaşından onu saklamak için ağzına attı o teli... Kim ki yapmadan önce kim görmüş dişe kurdele gibi dolanmış, düğümlenmiş, korunmuş sevgili saç telini? Bunun hiçbir istisnası olmaz sanırdım... ağızda bir saç teline mide bulandırtmayan sinemacıdır kendisi.
Çok "büyük, gösterişli, kalabalık" sahneli filmleri seviyorum... Tüylerim diken diken oluyor izlerken. Ama iddiasız, küçük sahneleri sessizce çeken bu adamın filmlerini daha çok seviyorum.
Posted by
caty blake
at
17:09
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
Thursday, February 21, 2008
...Moto-biyografi
Kaç kişiyiz biz? Niceliğimizle başkalarının gözünü korkutmaya, "tükürsek boğarız" tehdidi yaratmaya çalışmıyoruz, merak sorusu bu... Kaç tane ben^imiz var yani? Facebookun yalancısıyım; herkesin onu düşünen en az 3, varlığından huzursuzluk duyan 18, onun için ölecek 1, onu öldürebilecek 9, sizi düşünmese hasetten öleceğiniz 2 kişisi varmış. Bunların aynı kişiler olduğunu varsayarsak en yüksek rakamı evrensel küme alalım; ortalama 15 kişi diyelim... Bu 15 kişi sizin için üç ayda bir (her seferinde daha önce yazmamış gibi) write-up yazsın. Siz de boş durmayın, siz de yazın. Bir "hal-i yıl" başlangıcı belirleyin kendinize; toplayın hepsini bi bakın bakalım; kaç tane 'sen' varsınız? Bakın bakalım kaç aynada kaç değişik 'kişi' yansıdınız?
"Banane onlardan, ben ben^im" diyecekler var, biliyorum... Hoşgörüyorum onları. Zor çünkü kabullenmek. Ne kaa temas, o kaa sen! Kaç kişiye dokunursan o kadar bulaştırıyorsun kendinden. Bulaştığın "ortam" daha önce çeşitli şekillerde kontamine olduğundan etkileşimli biçimleniyorsun orda. Kontrolsüz üremek istemiyorsan bir çeşit karantina yaratmayı öğreneceksin, yolu yok! Ellemiiceksin, dokunmiicaksın! Başka 'sen'ler sende yer etmesin diye de elletmiiceksin, dokundurmiicaksın!
Ama olur da, Kamil'in söylediği gibi içindeki bir-sen'i bulursun... onu bütün etkilerden soyundurursun... evrenin rahmine düştüğü günkü saflığına kavuşturursun... (ha ha ha... wily'nin deyimiyle comprador kahkahası efekti) Unut bunu... yok böyle bişey!
Ne diyordum...? Bu blog virüs içeriyor!!!
Posted by
caty blake
at
13:00
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
...yüksüz yolcu
Take nothing but photographs, leave nothing but footsteps...! Mağaracılara karıştığımda söylerken böbürlendikleri bi mottoydu. Ben de beğenmiştim o zaman... Bu bile çok. Fotoğrafı ne yapacağım ki; yaşantılarımsa beni yaratan, o an içindeyken gördüklerimi yıllar sonra yeniden biçimlendirmek olsa olsa bozar zihnimdeki fotoğrafı; resim de çekmemek lazım.
Ayak izleri de ancak kuma yakışır. Dünyadaki varlığım gibi; kısa süreli, yel üfürmeli, su götürmeli... "Seni en son hatırlayan ölene kadar yaşamaya devam edersin" demiş demeklere doymayan insanlardan biri. Ölünce hiç yaşamamış gibi ol işte... Bedenin toza karışana kadar temas ettiğin bir kaç insanın aklına düş en fazla... Uzay-zamanda bükülme yaratmak bedeninden kurtulmuş ruhuna eziyet olursa ya öte tarafta (herneresiyse ora)? "Tencerede pişirir, kapağında yersin" diye tanımlıyor beni annem. Öğrenilmiş, tetiklenmiş, desteklenmiş biriktirme davranışına içten gelen bir direnç gösterdiğim doğru. Bi gazla toplamaya başladığım şeyleri dönem dönem gelen hortumlara kurban ediyorum, bi hafifliyorum ki o zaman... kendime geliyorum. Kasetler, kitaplar, cdler, dvdler, pabuçlar, taşlar, kıyafetler... Bigün haber gelecek, "hadi gidiyoruz" diyecekler gibi bir duygu vardı hep... Yerleşik olmayı bi türlü kabullenemedim. Bu yüzden hafif tutuyorum kendimi. Kefenin cebi olmadığına inanmış bir light traveler adayıyım. Çağrıldığımda arkamda bırakacaklarımda kalmasın gözüm istiyorum. Sevdiğim-bağlandığım-acaip anlamlar yüklediğim şeylerime hoyratlık ederler mi diye endişelenmeyeyim. Arkada bişey bırakmamanın anlatılmaz sayıda faydaları olduğuna kaniyim.
Hatırlanmak arzusu, sümüklüböcek gibi arkada iz bırakma telaşı ölüm korkusundan başka bişey değil diye iddia ediyorum. Ne kadar az temas edersen etrafına, o kadar az iz bırakırsın. Kimse de seni sorumlu tutamaz. İnci kolyenden, nananenin kitaplarından daha mı az kıymetli yaşantıladıkların? Onları döküp saçan, senin anılarına neler yapmaz?
Şimdi bişey söyliycem, ama sakın yazılmasın biyere... Quote olur; anlam yüklenir, dert olur milletin başına: Take nothing but a deep breath, leave nothing but a spotless death!!!
Posted by
caty blake
at
12:33
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Saturday, February 16, 2008
... mavi tuna
Yüksek tavanlı çok geniş bir salon… Soğuk bir şubat gecesini ayaza kesen dolunayın ışığı sık aralıklı, yüksek pencereleri buzdan bir ayna gibi gösteriyor. Cilalanmamış sadece perdahlanmış carrara mermerinden zemin üzerine değiyor ince tabanlı, atkılı, sekiz punto beyaz pabuçlarım. Omuzlarımı açıkta bırakan beyaz bir elbise var üzerimde. Korsajı karnımın üzerine kadar iniyor sımsıkı. Kat kat şifonla yumuşacık kabarmış etekleri bileklerime değiyor. Dirseklerimin hemen altında biten saten beyaz eldivenli elimden biri tutuyor. Aramızda edepli bir mesafe bırakarak belime koyuyor diğer elini. Hiçbir zaman mavi akmamış Tuna’nın mavi dalgaları yayılıyor orkestradan. Kocaman salonda sekiz dakika boyunca eteklerim uçuşarak, ayaklarım yere değmiyor gibi dönüp duruyorum.
Time machine’e limited access haklarımdan birini 1870’in Viyana’sında An der schönen blauen Donau’ya seve seve harcardım. Dönüşümde bana Leonard Cohen sevdiren biri karşılardı beni. "take this waltz" diye...
"Oh I want you, I want you, I want you... in the cave at the tip of the lily, in some hallways where loves never been, on a bed where the moon has been sweating, in a cry filled with footsteps and sand... Ay, ay, ay, ay!!! Take this waltz, take this waltz... Take it... in your hand"
Alırdım!!!
Posted by
caty blake
at
16:51
0
comments
Links to this post
Labels: UKDE
...eski bazen güzeldir
biraz hesap yaptım eve dönerken. en sevdiğim paltom 13, en sevdiğim montum 15, en sevdiğim kotum 16 yıllık...! pinti miyim, hayırrrr! sevdiğim şeylerden kolay geçemiyorum.
sevgilim ömürlük! doğmadan kader çeyizime konulmuş, çok sevdim, o üstümdeyken ölmek istiyorum.
Posted by
caty blake
at
03:16
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
...sweeney todd
Kanlı müzikal… Ama öyle böyle değil. Rezervuar köpeklerinden bile daha kanlı. O kadar yetişemiyor ki adam boğazlamaya sweeney, belli bir otomasyona gidiyor mecburen. Altı kaval üstü şeşhane bi işyeri düşün… traş edicem diye kandırdıklarını yukarı alıyor, boğazını kesiveriyor cırt diye, sandalyesi var bi tane, düğmesine basınca kurbanı tepe üstü çeviriyor, aynı anda açılan yerdeki bir kapaktan yallah bodruma. Kanamadan ölmemiş olan varsa tepesi üstüne çakılıyor yere.
Üretim bandı böyle başlıyor ama böyle bitmiyor tabi. Bodruma inen yüzü hortlak beyazı vicdanı şeytan karası kadın (kocam bana böyle roller verse boşardım ben hiç durmazdım) fakir ama girişimci bir tüccar olarak hiçbir şeyi “waste” etmiyor. Lop etlerini alıp kıyma makinesından geçiriyor, kemikler ve kalan sakatatla yaktığı fırında meat pie’lar pişirip zengin olmak istiyor. Kan ve diğer sıvı atıklar da bodrumun altındaki kanalizasyon deresine iniveriyor. Tertemiz iş!
O zamanların Londrası komple günahkar, kimseye üzülemiyoruz. Her yedi günahın pençesine düşmüş bütün cast. Sweeney karısı ve özgürlüğü aynı anda elinden alınan onurlu bir adam değil mesela. Çok daha ağır bir travmadan -manyağa dönüşmeden- kontluk çıkarıp, intikam yemeğini en iyi ısısında yiyebilmişti edmond dantes. Benjamin’e kimse ilişmeseydi de “uupps, elim kaydı” ayağına kulak-dudak götürürdü berberliğini yaparken. Ben böyle kan tutmayan adam görmedim.
Fırıncı teyze hakkında çok şey söylemek istemiyorum… evlerden ırak!
Çok kirli, çok pis bir atmosfer, sarı dişler, hortlak beyazı ciltler, gözlerin altı mosmor, neredeyse siyah beyaz bir çekim… o kadar renksiz (ama o kadar muhteşem) Bütün film boyunca parlayan tek şey benjamin barker’ın (siz onu sweeney todd diye tanıyorsunuz) gümüş saplı usturaları.
Tim Burton’a söyleyecek hiçbişeyim yok… “Bu kadar kanlı şey müzikal olur mu ya” sızıltılarımızı da içimizden söylüyoruz. O dehşetli sahnelerde düet yapan katil ve kurban biraz yabancılaştırmasa belki de sonuna kadar bakmaya cesaret edemezdim.
Bazı filmleri birden fazla izlemeye tahammül edebilirim, bazılarını severek ikilerim, bazılarını ne zaman rastlasam izlerim… Bu onlardan değil. İzlerken sonuna kadar verdim hak ettiği dikkatimi, ama “tv’de ilk kez” verildiğinde başka hiçbir şey yoksa reklam izlerim sanıyorum.
Şarkı söylüyorlardı ya...!
Posted by
caty blake
at
02:16
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
Thursday, February 14, 2008
...you're my valentine and everything
Samimi bir uyarı: alaycı olurken insaflı olun. İtidal her zaman ve her konuda yararlı. Bişeyi redderken, alay ederken, hafife alırken biraz dikkat birgün kendimizle çelişmekten kurtarabilir bizi.
Hergünümü anlamlandıran, hayatımın her ayrıntısını cennetten gelmişe dönüştüren wily gelene kadar ben de aynı küçümser tavırla kaçınıyordum 14 şubat şeylerinden. Herkes gibi.
Şimdi bana hergün bayram... bugün "seninim", yarın "benimsin", iki hafta sonra "gözlerin ne güzel bakıyor", martın ilk salısı "kalem ne çok yakışıyor eline", mayısın ikinci pazarı "senin annen bir melek, sen de benim meleğimsin", ağustosun 25'i "ben seninle doğdum", kasımın 9'u "bayılıyorum sana", aralığın 31'i "seninle hep sarhoşum" günleri var sırada. Yıl 365; hepsi benim! İçim güzel; sen içimdesin.
Bugün dünden çok seviyorum seni. Yarın sabah nasıl uyanacağımı da biliyorum. Sen yeter ki her gece koynuna al beni.
Posted by
caty blake
at
18:39
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
Tuesday, February 12, 2008
...it's not that hard to say "sorry!"
kibir öyle fazla tehdit edici gibi görünmez tek başınayken; en fazla sahibine yalnızlık ihsan eder bol keseden... Ama öyle değil işte. Çünkü çok sinsidir; binbir kılıkta gelir. En sık giydiği kıyafet çağdaştır, bilimseldir... Ayağına da 'reason' postallarını geçirince önünde pek az şey dayanabilir. Yüzbinlere ne düşüneceğini, neyi nasıl yiyeceğini, çocuğuyla ilişkisini, karısıyla kavgasını, hayallerinin sınırlarını söyler ama bunlar da yetmez.
Sizin elinizde heba olur bunlar diye ailelerinin ellerinden alınmış binlerce aborjin bebesi olmuş. O yıllarda (1915-69) asimilasyon sınırlarını toplu ölümlere, gaz odalarına, dil-din yasaklarına kadar dayandırdığı için, tabi bi de avustralya gözden epeyce uzak olduğu için bu yapılan tarihin kara sayfalarında yeterince dikkat çekmemiş. Ne olsa kan değil gözyaşı dökmüşler. (Kan dökülmesinin, gözyaşı dökülmesinden daha etkileyici olmasını rengine, kıvamına bağlıyorum. Yoksa gözyaşı bana göre bir insandan çıkabilecek en arı ve en yoğun sıvıdır; kan bedenden akar, gözyaşı ruhtan.)
Avustralya parlamentosu son derece "gereksiz" bir karar almış. AB'ye üyelik başvuruları olmadığı halde kendi geçmişlerindeki, insani olduğunda diretebilecekleri bir hata için evsahiplerinden özür dilemeye karar vermişler.
"...We apologize for the laws and policies of successive Parliaments and governments that have inflicted profound grief, suffering and loss on these our fellow Australians.
"We apologize especially for the removal of Aboriginal and Torres Strait Islander children from their families, their communities and their country.
"For the pain, suffering and hurt of these Stolen Generations, their descendants and for their families left behind, we say sorry.
"To the mothers and the fathers, the brothers and the sisters, for the breaking up of families and communities, we say sorry.
"And for the indignity and degradation thus inflicted on a proud people and a proud culture, we say sorry.
"We the Parliament of Australia respectfully request that this apology be received in the spirit in which it is offered as part of the healing of the nation."
"Başbakan Tony Blair 'üzerinde güneş batmayan' Britanya İmparatorluğunun kuruluşunda köleciliğin oynadığı rolden büyük üzüntü duyduğunu söyleyerek kamuoyu önünde özür diledi." (27.11.06)
Emperyalizmin tu-kaka olduğunu biliyoruz çok şükür hepimiz; ama insanlığın elinde süründüğü en büyük felaketin bu olduğuna inanmıyorum. Öğrenme süreciymiş, kimileri harika değerlendirmiş. Her işini hakkı olmayan possession'larına yaptırmaktan vazgeçmeye İngiltere'yi biz zorlamadık. Onlar konuyla ilgili kavgalarını kendi parlamentolarında 1800'lerin başında verdiler. Dehşetli sözlü kavgalar olmuş orda da, (türban mevzuunda bizimkilerin kavgasına benzediğinden şüpheliyim yine de) ve kendi kendilerini mahkum etmişler.
Milli eğitim bakanlığına müfredat hazırlayan bir tarihçi olsaydım, ilgili her kitaba bu metinlerle başlardım. Devletlerin nihayetinde insanlardan müteşekkil olduğunu, insanın tanrılık iddiasına rağmen hatalar yaptığını, hatasını kabul eden insanın adını haketmeye en çok yaklaşan olduğunu kabul etmek ne kadar zor kibir için.
Belki medeniyet dediğin hafifçe kızarmış soluk beyaz bir tende parlayan protez dişler arasından "eşşeklik ettik, üzgünüz, yapmicaz bi daa" diyebilmektir.
(Zorlananlar için hazırladım bi tane)
Posted by
caty blake
at
23:49
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Monday, February 11, 2008
...karadeniz'de yamyamlar var!
Küçükken yaşamış olmayı istediğim şeyleri yazardım. Gece uyku diye yatağa çekildiğimde kurguladığım hayalleri babama gelen ajandaların sayfalarına geçirdiğimde onlar "anı"ya dönüşürdü. (Hocam haklıymış, insan tarihini tekerrür eden hayvandır.) Yazmanın anlamsızlığına ikna edilmiş birinin kendiyle bu kadar çelişmesi de tuhaf elbet. Ama yazılmış olanın gücünü kim reddedebilir?
Karadeniz’de bir yamyam adası olduğunu siz bilmiyorsunuz tabi. Çünkü ben o sayfaları büyük bir bencillikle kendime saklamıştım. Var öyle bi ada. Biz gittik. Botumuz devrildiğinde kayalık sahiline çok yakındık allahtan. Siz -tabi- daha önce yazılmış olanlar yüzünden sanıyorsunuz ki, yamyamlar sadece uzak okyanusların cennet sahillerinde yakıyor kötü kokulu ateşlerini... Siz yine öyle sanın. Yazdım diyorum yahu! Karadenizde de var!!!
Adı güzel diye googlelayıp okuduğum kendi de güzel Derrida’dan bana kalan tek gerçek şudur ki; hayalinse senindir, söylediysen senden çıkar, yazdıysan gerçek olur ki; sen bile tanıyamazsın.
Posted by
caty blake
at
18:55
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
...ikinci dereceden ahir zaman peygamberleri
Gazeteler (ve okumaya doymayan Wily) çok aydınlatıcı oluyor benim için. Gözümün önünde durduğu halde fark edemediğim gerçekler, modern zaman aydınlarının veciz beyanatlarıyla ışıl ışıl yakıyor beynimi bazen. Dün gece de öyle oldu. (bak)
Yoldan çıkmış dünyadan umudunu kesmeyen kulları var tanrının. Durumdan vazife çıkarıyorlar. Büyük kalabalıkları peşlerine takıyorlar, doğru yola giden meşakkatli yolda kendilerini feda etme pahasına sürüklüyorlar sürüleri.
Başlığı ben akıl edemedim, çalıntı haliyle… Derecelendirmenin hangi mantık silsilesini takip ettiğini bilemiyorum; doğrudan tanrının görevlendirmediklerini tanımlıyor olmalı. Yaşıyor olsalardı kendilerinde değiştiğini görebilecekleri şeyler için ardıllarının, inanmayanları boğazlayabilmeleri kısmını da “ahir zaman”a bağlayabiliriz. Ve tabii diğer koşul da gerçekleşmiş bunlar için; kitapları da var.
Bu kitapların kaderi, gerçek (birinci derece) peygamberlerinkiyle paralellik taşıyor pek çok yönden. Yazılmış oldukları dönemin paradigmalarını yok saymak, anlaşılabilir olmaları için insanlığın o güne kadarki sosyolojik hareketlerini görmezden gelmek, tamamlayıcı bilgiden kaçınmak, ancak belli bir zümreye hitap ettiğini düşünmek, içinden cımbızla seçilmiş cümleleri yazılanlara aykırı kendi fikirlerini desteklemekte kullanmak, bol bol tefsire kaçmak falan…
Benim hasta beynimde beliren isim ve resimler büyük ihtimalle yine hasta bir çağrışımın etkisi. Yani yüz kişiye bu soruyu nerde ve ne zaman sorduğumuza göre değişir büyük ihtimalle bu isimler. Aslında aklıma bir isim daha geliyor ama, gizli saklı blogumun adliye koridorlarına düşerek meşhur olmasını da istemem. Hem onun çok fazla kitabı var. O biz zavallı kulların öyle bir kitapla falan ünlü olamayacağından emin. Haklı yahya.
Posted by
caty blake
at
18:40
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Sunday, February 10, 2008
...İnsanlar kırılınca başkalarının söylenmiş sözleriyle konuşuyor. Kızınca demiyorum…kızınca konuşmuyorlar; sabırsız, düşüncesiz, kaba olup, akıllarına değil ağızlarına geleni kusuyorlar. Karşınızdakine ne yaptığınızı anlamak için iyi bir yöntem olabilir bu… Şarkılar mesela, kırgın ve üzgün insan şarkılara sığınabilir… Başına gelenin ona özgü bir dert olmadığını, daha önce bisürü insanın aynı kapıdan/yoldan geçtiğini bilme ihtiyacıdır belki. Olanı kendinden uzaklaştırıp genelleştirmenin bir yolu yani. “Dünyanın da hali böyle” demenin. Bi de vecizeler… Yüzlerce yıl önce yaşamış büyüklü küçüklü adamların/kadınların dillendirdiği, genellediği cümleler hem senin cümle kuramazlığına derman oluyor, hem de “bu sadece benim meselem değil” duygusu veriyor insana. Bu blogu açtığımdan beri söylüyorum; klişelerin klişe olması tesadüf değilmiş.
Doğru orantıyı seviyorum, tersi başımı döndürüyor. Kırmaktan, incitmekten, üzmekten ne kadar korksam, o kadar yıkıcı olabiliyormuşum; bu yaşta öğrenmek ne fena. Orada derhal ilahi adalet devreye giriyor; bunu yapabildiğim için perişan oluyorum doğrudan. İncitmekten korkmasam, incinmeyeceğim yani. Ne kadar saşma. Ya da değildir belki saşma. Bir yabancı ne kadar üzebilir ki seni. Kurbanı olabilirsin bir suçun, ama sevdiğinin açtığı yara insanın içine kanıyor.
Yazmak gerçekten anlamsızmış canım… Ne söylemeye çalışsan, daha önce söylenmiş. Belki yaşanacak her duygu vakitlice yaşanmış olmalı ki, eğitimini de vakitlice tamamlamış olasın. Şaka değil ki aşk’tan sözediyorum. (Şaka’dan aşk çıkıyor, ama aşk’tan şaka olmuyor, şak’tan oluyor, ama hoş gelmediği için ona ilk bakışta diyorlar… aa, bakıştan da çıkıyor aşk) Aşaka diye bir sarmaşığın adından geliyormuş aşk. Ne kadar manidar…
"Biz aşkta reziliz: Bize hep yanlışlar,
Sarhoşluk, cinnet ve günah yazmışlar.
Sensin yaşamak, amaç, zaman, sensin!
Ey sevgili, madem sen varsın, her şey de var.
“Aşk deliliktir! Biz delinin delisiyiz!”
Mevlana kendine Allah’ı seçmiş aşık olarak. Benim cesaretim onunkinden az mı sanıyorsun? Kolay mı bu halimle sana aşık olmak?
Posted by
caty blake
at
19:09
0
comments
Links to this post
Labels: FOLIE A DEUX, WILY
Friday, February 8, 2008
...Science is a fiction veya Newton's Sleep
"There are probably men shut up as mad in bedlam who are not so; that possibly the madmen outside have shut up the sane people."
Wily dört yaşındayken, tanrı penceresinde görünüp ödünü patlatmış. Biraz daha büyüdüğünde bir bahar ağacı dallarını basmış melekler; babasına söylemiş; dayak yememiş ama azarlanmış. Hayranları bile Wily’yi anlatırken imaginative bir kişilikten söz etmiş hep. En hafif deyimle aymazlık ama iddialı bir yaklaşımla; kesinlikle kıskançlık!!!
Now I a fourfold vision see,
And a fourfold vision is given to me;
'Tis fourfold in my supreme delight,
And threefold in soft Beulah's night,
And twofold always. -- May God us keep
From single vision, and Newton's sleep!
Newton amcamı sığ dünyasının hafif uykusundan uyandıran elma, diş geçirebildiği ölçüde “var”mış. Elleyip-koklayamadığı, atıp-tutamadığıyla uğraşmaya belki cesaret edememiştir; kimseyi korkak ve/veya yetersiz olduğu için suçlayacak değilim. Pozitif bilimle de bir zorum yok o haddini bildiği sürece… Ama “her şey gördüğüm ve sana gösterdiğim kadardır, benim cevaplayamadığım soruları ancak animistler sorar” demesin bana.
Haa, bi de:
I want so badly to believe that "there is truth, that love is real"
and I want life in every word to the extent that it's absurd
i know you're wise beyond your years,
but do you ever get the feel that your perfect verse is just a lie
you tell yourself to help you get by
Posted by
caty blake
at
18:45
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
...don't publish love
Posted by
caty blake
at
17:26
0
comments
Links to this post
Labels: SING SING SING, WILY
...cinnet

kesin havada bişey var... nefes alan herkes çıldırmış. alttan bağlarsa ana'nem, üstte fiyonk yaparsa arap bacı, boynunu sıkarsa ölür, iğne takarsa güvercin olur, gatada desensiz şal, cadde'de burberry ekosesi... ben küçükken dayım abime bi teyp hediye etmişti. (kasetçalar aslında, biz kısaca öyle diyorduk kendisine o zaman) küçük bir çanta gibi omuza asılabilen deriden bir çantasıyla birlikte. evde en yalnız kaldığım günlerden birinde açtım mikrofonu, abimin en alttaki kasetlerinden birine çeşit çeşit maymunluk yaptım. program sunucusu gibi kendimi anons ettim, şarkılar söyledim falan... buraya kadar eğlenceliydi... sadece buraya kadar... sonra dinledim kendimi; sadece bir kez ama. daha fazlasına tahammül edemedim. söylerken okkadar nefismiş gibi gelen sesime de naapmıştı bu alçak alet? önce içindeki bandı çekip tortop ettim, sonra da aşağı sokaktaki bir çöp kutusuna attım; noolur noolmaz.
bu abla ve abilerin cinnet haline benim naçizane önerim de bu olabilir. söyledikleri şeyleri kaydedip, dinletsinler kendilerine.
bu dehşetli çağdaşlar, ve çıldırmış "öteki"ler insanı zorla feminist yapar, militan yapar, insana gözlerini dışarı uğratacak kadar sıktırır boynunun altında eşarbın uçlarını. evin ana dahil bisürü insanın ettiği "akıllı insan" sözlerini tekrara gerek görmüyorum; ben işin dalgasındayım zaten!
cinnetten cennete gidilir mi, bunu merak ediyorum...
Posted by
caty blake
at
03:28
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Monday, February 4, 2008
...ne kadar özgürsün?
işte bu kadar işte, işte bu kadar işte!!!
uğraştım didindim sınırlarını kaldıramadım da vinci'nin. en çok içini boşaltabildim. sonra tuttum evrenin ortasına koydum... belki sonsuzluğa karışır diye; bedeni engel oldu. evlere, okullara, mapusdamlarına, işyerlerine, toplumsal sorumluluklarıma falan değil yakalanmışlığım. fiziksel özgürlüğümün asıl tuzağı benim. her istediğini yapmak hiç matah bişey değil, özgürlük hiç değil. yo(r)gunluk belki... belki durup düşünmeye vaktin kalmasın diye kendini oyalamak. tek başınaysan, bi adada cuma'sızsan özgür olabilirsin belki. seni çevreleyen okyanusla bozma ama kafanı; ışık gidince uzayla deniz aynı renk. dedim başta: insansan özgür değilsin, olmayacaksın da. "belki yirmibirgramlık bir kuşum." "aklımın ipini kırdığım kadar özgürüm"; bulduğum en akla uzak cevap.
bütün sosyologların derdine derman olacak bişey söylemeyi ben de isterdim. ama yok böyle bişey. the more you're lonely, the more you're free.. budur işte.
ben istemiyorum özgür olmak. bırakma beni.
Posted by
caty blake
at
17:10
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Friday, February 1, 2008
... tembellik ekonomisi
- (hiç anlamıyorum bu ekonomi işinden) azıcık bile basmıyor kafam bu uluslararası kağıt-para-borsa şeylerine
- neden ki?
- bilmem. belki hiç anlamayacağımı düşünerek baştan ilgimi kesmişimdir... ama neyse ki sen varsın.. çok zengin olursam sen yardım edersin bana
- : )
- benden asla tüccar olmazmış. kendi dükkanımı açmak da istemezdim (ya da şirketimi kurmak)
- olur bence
- korkağımdır ben.. girişimci bir yanım yok.. ayrıca ilk cashflow krizinde panikten batarım zaten... faturalarını ödeme tarihlerinin ilk gününde ödeyenlerdenim.
- : )
ne varsa gülecek :) karşısındakinin (aslında, benim) kusurlarını yüzüne vurmaz wilym. Gülümser sadece tatlı tatlı. Tembellik damarlarımda dolaşıyor, bütün mesele bu. Damarlarımda dolaşıyor dediğim; sarsak ayaklarını sürüyor ağıır ağıııır.
Koca Avrupa’ya sığışamayıp, ceviz kabuğundan hallice tekneleriyle yeni dünyalara yelken açan girişimci/meraklı/gelişmeci tipler gittikleri yerlerde gün boyu kıçlarını serip işret alemine dalan çıplak adamları görünce kızgınlık ve acıma duygularına kapılmış olmalılar. Meyva ağaçtan, balık gölden, üstte başta bişe yok… koka moka çiğneyip, hamakta haman tembeller sürüsü.
Portekizli bi amcam Tupi-Guaraniler’i gördüğünde illet olmuş. Köylerinin dibinde bi tarım alanı varmış, işte tanrı ne verdiyse ordan idare edip gidiyorlarmış. Dört-beş yılda bir orasının verimi düşecek veya bi parazit toprağı işgal edecek de, bu beyler kızıl-kara (taş gibi) kıçlarını kaldırıp yağmur mevsiminin sonunda bir-iki ay taş balta ve ateşle yeni bir alan açacaklar… peh! Halbuki nefasete bi baksana sen: tarım faaliyetlerini cinsiyete dayalı işbölümü gereği kadınlar yürütüyor, erkekler (yani nüfusun yarısı) dört yılda bir aşağı-yukarı iki ay çalışıyor. Geri kalan sürede de görev icabı değil sırf canları istediği için ava çıkıyor, balık tutuyor, şenlikti, içki alemiydi erkeklik gereği şeyler için fırsat kolluyor… Bütün gençliğini bürosunda canı çıkarak harcamış, dünyanın parasını biriktirmiş, emekliliğini tekneyle balıkta, açık arazide golfte falan geçiren bir wasp gibi yani... daha genci ve sağlıklısı sadece.
Çalışkan beyaz amcam hiç üşenmemiş ölçmüş, saymış, yazmış: Kalahari çölündeki göçebe avcılar olsun, yerleşik Amerika yerlileri olsun, günde ortalama dört saatin üzerinde herhangi bir faaliyet göstereni yokmuş. Sabah erkenden uyanıyor bunlar, işte toplayıcılıksa toplayışı, avcılıksa avlayışı en kabasından üç dört saatini alıyor. Sonra ohhh ense!
Subsistence economy diye acıma ve sempati dolu bir etiketi basmışlar üzerine bu ipi kuşağına denk kızıl-kara amcaların, böyle boş boş oturmalarına içleri elvermemiş, almış götürmüşler analarının örekelerini görsünler, çalışmak nasıl oluyormuş anlasınlar diye.
Halbuse adam, ektiği, topladığından artan olunca konu-komşuya ziyafetti, şenlikti uydurup eğleniyormuş işte. Bıraksana adamı istediği gibi yaşasın.
Sen nerden biliyorsun adamın market economynin başına türlü düzenlemelerle siyaset ve devleti bela edeceğini bilmediğini. Balık tutmak için bişeyin ucunu sivriltmeyi akıl edebildiğine göre, daha fazlasını istese yapacak öyle çok vakti varmış ki adamın, istese yapardı belki. Belki herif kokayı veya mamyoka kökü birasını çekip, hamağına uzandığında hepsini düşündü, gördü ve İSTEMEDİ!!! Devleti de istemedi, kötü paranın iyi parayı kovacağını gördü belki önceden. Bilmiyorsun ki... Sen ona "ilkel" diyene kadar ilkel bile değildi. Tembeldi. Noolmuş? Tembellik uzuuun çalışmalar sonunda, sadece pazar sabahlarında veya artık fiziksel olarak aksi mümkün olmadığından yaşlılığında "hakedilecek" bişey değildir belki...
Ne rezillik benim yaptığım da ama; bu dondurucu soğuk kış günlerinde yün şala yayılmış kedi gibiyim ne zamandır. Wily'nin kucağında esnemekten (ve biraz daha fazlasından) başka etkinliğim yok. O ve onun gibi çalışkan diğerlerine karşı kendimi savunmak için yaptığımın portekizli amcadan kalır yanı yok. Tupi-Guaraniler'i alet ettim ben de kendime.
Amma uzun yazmışım, yorgunluk çöktü üstüme. Akşam olsun, Wily'm gelsin, sarsın sarmalasın, kaslarımı yorsun-dinlendirsin diye çekileyim şimdi köşeme.
Posted by
caty blake
at
16:11
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Wednesday, January 2, 2008
...ne muhteşem bir yıldı. hayatımın yılı oldu. her şey öylesine yaşanacak işte diye düşünürken bütün hayatım değişti. aşık oldum. mutlu oldum. senin oldum. sen de hayatım oldun.
gezmelere gittik, rüyalar gördük, seviştik, konuştuk, geceleri sabah ettik birlikte. Hepsi güzeldi. Daha da güzeli var; daha herşeyin çok başındayız. Yeni yıllar, günler, ayrı geçirilecek zamanlar, kavuşmalar... Hepsi detay. Ben saymadan seveceğim seni; hesabını tutmadan. Çocukluğum da sendin, ilk gençliğim de. Sonra da senin olacağım, ad infinitum...
Canım!
Sevgilim!
Erkeğim!
Aşkım!
Posted by
caty blake
at
18:06
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
Sunday, December 16, 2007
...google buna bişey yapsın!
assume that; en cahil bilgisayar kullanıcısının, en az ilgili internet dolaşıcısının hiç yoksa 5-10 yerde accountu var! resmi ve gayrı resmi e-mail hesapları, antin-kuntinler dahil bir kaç platforma üyelikleri, facebook kayıtları, msn hesapları... bu hesaplarda amcamızla birlikte, amcamızın bile bilmediği kadar çok şey bilen insanlar var. büyük ihtimalle de amcamızla bu insanlar tanışmıyorlar.
Şikayet etmekten geri durmadığımız bu sanal dünyada ne kadar picky hale geldiysek, sanal-manal dostlukları ne kadar sınırlandırdıysak, o insanlarla iletişimimiz de o kadar samimileşmiş olabilir. Belli ritüellerimiz oluşmuştur, hangi aralıklarla "mrb. nbr. iilik. kib. pls. tsk." dediğimiz bellidir. uzunca bir tatile çıkarken haber veririz bunlara, merak etmesinler diye.
ya da belki başka taahhütler altına sokmuşuzdur kendimizi; zirilyar türlü internet sitesi var. yazılarınızı, videolarınızı, engin fikirlerinizi paylaşıyorsunuzdur, buna bağımlı hale gelenler olur.. (olmaz mı, her şey olur)
işte benim google'dan beklentim burda başlıyor. diyelim ki bize bişey oldu, öldük! msn kişisel iletilerimizde hala "dünya güsel, laylaylom" mu yazsın?
bi internet sitesi olsun; bu site bize bişey olduğunda undertaker gibi çalışsın. Üyesi olduğumuz bütün sitelere usturuplu bir şekilde (metnini kendimize göre customize edebilelim) bildirsin. msn, facebook, bütün e-mailler, sözlükler, youtube, flickr, devianart falan gibi yerlerdeki listelerimizde ne kadar tanıdığımız varsa hepsine bir sanal cenaze davetiyesi göndersin. sonra da bütün hesaplarımızı kapasın.
e tabi bunun için ne kadar üyeliğimiz/şifremiz varsa hepsini bu siteye bildirmiş olmamız gerekiyor. noterli moterli bi yer olacak artık orası. işin o kısmını onlar halletsin. bi de ailemizden veya arkadaşlarımızdan bize kıçıyla gülmeyecek birine o siteye durumu bildirmesini de tembihleyebiliriz bi çeşit vasiyet olarak.
facebook gibi çok üyesi olacaktır buranın da; belki üye profili daha yaşlıca olur, o kadar.
gelecek ölümden daha bilinmezken, nasıl oluyor da ölümden bunca korkuyor insanlar ve gelecekten bunca şey umuyor?
Posted by
caty blake
at
05:26
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Sunday, December 2, 2007
...bunu da gördüm ya!
londra'da kaldırıma merdivenle inilen tuğla evlerden birinin önünde başladı her şey. su her zamanki temayülüyle önce bir dalga halinde gelmedi. ben uzaklaşan bir arabanın içindeydim, kaldırımda kalan iki adamın bütün binaların yüksekliğindeki suyun içine yavaşça ve darbenin etkisi görülmeden karıştıklarını gördüm. araba da kaçamadı sudan. yüksekliği değişmeyen su bütün şehri kapladı, atmosferin yerini aldı sanki. ama boğulmadık. hazırmışız buna. olmasını istememişiz ama kaçınamamışız da. süngerbob kareşort'u düşün. onların dünyası gibi. derin deniz gibi değil ama, maviye dönüşmedi dünya. renkler değişmedi, kıyafetlerimiz saçlarımız dalgalanmaya da başlamadı. sadece hava yerini suya bıraktı. aydınlık aynı aydınlık... daha yoğun oldu her yer, o kadar. köklü bir değişiklik hissediliyordu sadece. ya da belki henüz her şeyin çok başıydı, olacakları tümüyle öngöremiyorduk.
londra'da ne yapıyordum, o arabanın arkasında (taksiydi herhalde, ama önde biri daha oturuyordu, kim bilmiyorum) nereye gidiyordum? uçaklar kalkar mıydı? hepsi muamma.
rüya tabirleyen yaşlı bi teyzeye sorsam "su ferahlıktır" der belki, ama içinde boğulmadığım sudan bir dünyaya jung ne derdi bilmek istiyorum.
(aklımdaydın arabadayken, 'sevmeyecek bu yeni halini dünyanın' diye düşünüyordum. sana mı geliyordum acaba?)
Posted by
caty blake
at
14:03
1 comments
Links to this post
Labels: RUYA
Saturday, December 1, 2007
...Elimi ayağımı yıkamış, nananemin diktiği picamaları giymiş, fenerimi yakmış söndürmüş, yatağıma girip gözlerimi wily’li hayallere dikmiş olmalıydım çoktan. Ne işim vardı ki burda? Etrafımı göremiyordum, karanlıktı. Bu saatte ve yalnız bulunmamam gereken bir yerdi bura. Hem neden geldiğimi bilmiyordum, hem de korkuyordum biraz. Bugünkü şey oldu mu gerçekten? Yoksa fena bir rüya mı gördüm? Yoksa planlarımı yaparken burada uyuyup kaldım mı ben? Allaam iişallah öyle oldu. Ben o aptal zarfları yerleştirirken çıktım buraya, sonra sabaha kadar heyecandan uyumadığım için yorgun düştüm, uyudum kaldım burda… Bu da kötü, doğumgününü kaçırdım o zaman. E onlara gidecektik akşam annemlerle, beni arıyorlardır şimdi. Ne diycem herkese? Ya ona ne diycem? Belki çok geç değildir, burası karanlıktır sadece. Hemen kalkıp gitmeli eve. Cicannelerin baççesinden girerim bizim baççeye, fark etmedilerse yokluğumu çıkarım yukarı hemen, giyinirim. Ama fark etmişlerdir ki… Wily aramamış mıdır beni sabah göremeyince? Nasıl gidicem şimdi, nerdeydim diycem? Off… Ne de karanlık burası, gözlerimi kapatırsam daha kolay bulurum yolumu, kör’lük oynuyormuş gibi.
Ahşap merdivenler gündüz de bu kadar ses çıkarıyor muydu? Oynak tırabzana sımsıkı sarmaya çalıştığım elime kıymık battı. Ne zamandır böyle yalnız olmamıştım. Varlıklarını sorgulamadan ve huzurla kabul ettiğim insanlardan en uzak olduğum zaman, onların nerde olduğumu bilmedikleri zamanmış. Üst kat sahanlığına indiğimde güneşin daha yeni batmış olduğunu fark edip rahatladım biraz. Kalan merdivenleri koşarak indim, her zamanki yolu bırakıp arka sokaktan koşarak cicannelerin bahçesine geldim. Bizim arka bahçede kimse yoktu. Evde sadece sabaha dek yanan antrenin ışığı yanıyordu. İişallah ön bahçede oturuyorlardı. Hırsız gibi görünmemeye çalışarak köşeyi dolaştım. Annem Nesibe teyzeyle oturuyordu ön tarafta. Görünmeden eve girdim, koşarak üst kata çıktım. Annemlerin balkonundan aşağı seslendim. Hep evdeymişim gibi. Banyoya girip hazırlanmamı söyledi. İçim rahatladı biraz. Ama çok da üzüldüm. Wily’den bişey söylemedi. Aramamıştı demek ki beni. Üzerimdekileri çıkarıp sepete attım. Saçlarımı kestiğimden beri tek başıma yıkanabiliyordum artık. Kendi çıplaklığıma zaten bakmazdım, şimdi kendime dokunamıyordum bile. Suyu açıp altına girdim, öylece durdum altında uzun bir süre. Ağladım. Gitmemenin bir yolu yok muydu? Uyuyup kalmış gibi yapsam belki abimle evde bırakırlardı beni. Endişelerim silindi suyun altında. Her şey bitmişti, o gitmişti. Üzüntü bile hissetmiyordum, içim boşalmıştı. Sakince sarınıp bornozuma odama gittim. Pijamalarımı giymedim uyuya kalmışlığımın inandırıcı olması için, pantolon ve tişört geçirdim üstüme. Saçımı yıkamadığım için herhalde kafam kaşındı. Yatağıma uzandım, bi kitap alıp parmağımı soktum herhangi bir sayfanın arasına, gözlerimi kapadım.
Bundan sonra, o hiç gelmeyebilirdi… Günler nasıl geçecekti ki onsuz, ben gitmeyince ağacımızı da sulamıyordu. Hergün gidemezdim ben de, ama ölmesin diye belki arada sırada… Kapalı gözlerimin arasından sızdı yaşlar, hıçkırmıyordum ama gözlerim akıyordu. Ağlamak gibi değil, başka bişey. Kedi gelmişti herhalde, ayağımda patilerini hissettim. Onu da istemiyordum, fark etmemiş gibi yaptım. Üzerimden yürüyüp omzuma çıktı… Patisiyle dürttü. Uyanmadığımı görünce kulağıma eğildi, “ketiii, hadi uyannn”… Şaşkınlıkla sıçradım.
Neden bu kadar şaşırdığıma şaşırmış güzel kara gözleriyle yüzüme bakıyordu Wily. Rüyadan Wily’ye dönmek çok uzun sürdü. “kabus mu gördün?” diye sordu şapkasız a’yla. “eski evin çatısındaydım, karanlıktı, sen yoktun.” “Kabus gördün. Hadi giyin. Bize gitceez.”
Öyle gerçekti ki bir önceki, bu da rüyaysa korkusu girdi içime. Koltuğumun altı acıyınca sevindim. Dolabımı açtı, giyeceklerimi seçti, yatağın üzerine koydu, onu izlerken içimin dalga dalga ısındığını hissettim. Yanıma geldi, pikemin üzerinde görünmez bir yolu izledi parmakları ve gözleri… “hediyemi göstersene bi daa.” Hata üstüne hata yaptığım düşüncesi girdi içime. “yıkandım” dedim. “çıkmamıştır belki” dedi… Sol kolunu çıkardım tişörtümün, utanarak kaldırdım kolumu. Parmağını dokundurdu sızlayan yere… Sıramın kalem oyuğundan keçeli kalemi aldı. Sol bileğimin içine en sevdiğim dört harfi yazdı. Sonra kendi bileğini çevirdi… ya baş aşağı yazamayacağını düşündüğünden, ya da belki başka bişey, kalemi bana verdi. Tereddüt etmeden ben de onun en sevdiği olduğunu umduğum dört harfi onun bileğine yazdım. O beni kendi bileğinde öptü, ben onu kendi bileğimde.
Posted by
caty blake
at
01:57
0
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Monday, November 26, 2007
. . . People writing songs that voices never share
iki güzel adam, benim dinlediğim en güzel ikinci ses (garfunkel abininki) şiir gibi sözler... bi gitarla 600 binden fazla adamı bu hale getirebilirmiş. onu gördük. (keşke görseydik)
Posted by
caty blake
at
01:13
1 comments
Links to this post
Labels: SING SING SING
Friday, November 23, 2007
... lost highway
"i like to remember things my own way... how i remember them... not necessarily the way they happened"
böyle film seviyorum ben. anlamadığım, ama izlemekten keyif aldığım. kırmızı-yeşil bir filmdi. güzel kombinasyon. sadece ölüm sahnelerinde yoktu kırmızı, bolca kana rağmen, ilginç... sahnede kırmızı yoktuysa mesela, arkadan bir kırmızı jip gelip, kırmızı olması muhtemel ışıkta duruyordu sahne bitene dek. ilginç... filmi anlamayınca böyle şeylere takılıyor tabi insan. kimseye anlatamayacağın türden bir film. "anlamadım ama sevdim" diyebileceklerimden.
bi de müzikler nefisti... senin verdiğin şarkılara rastladım içinde. "songs to siren" gibi. sensiz izlemedim yani. yine yanımdaydın. alice'i de sevmedim, renee'yi de, öbür siliği de. you have me, i'm yours, cause i put a spell on you.
iki saattir konuşuyorum, bi kere seni seviyorum dememişim... sana aşığım!
ikisi de güzel söylüyor, ikisi de doğru söylüyor.
I put a spell on you
and now you're mine!
veya...
Sometimes the last thing you want comes in first
Sometimes the first thing you want never comes
But I know that waiting is all you can do
Sometimes
I'll put a spell on you
You'll fall asleep
When I put a spell on you
And when I wake you I'll be the first thing you see
And you'll realise that you love me!
Posted by
caty blake
at
12:26
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
Tuesday, November 13, 2007
...Tozlu yerleri sevmez, kirden çamurdan fazla hoşlanmazdı. Kolumu bıraktı önce, sonra dizlerini karnına çekip yere oturdu. Kolumu yavaşça indirdim, yakamı düzelttim, fermuarımı çekiştirmeye cesaret edemeden dikildim bir süre öyle. Bişey yanlış olmuştu, yada başka bişey. Ama bu oyunlu doomgünü hediyesini hazırlarken yaşadığım heyecanın beklenti karşılığı bu değildi. Hayalkırıklığı, başarısızlık, istediğim etkiyi yaratamamış olma… ve utanç. Soruları hazırlarken onu hafife mi almıştım? Yoksa beni bulamama ihtimalini hiç'e indirmek için mi oyunu bu kadar kısa tutmuştum. Belki aramakla eğlenecekti daha, ben onu bu izbe yere hemen getirmiştim. Ya o kol altına isim yazmak da ne oluyordu? Düşünürken ondan başka kimse görmesin diye yaptığıma yemin edebilirdim sorsaydı –sormazdı-. Kendimi çok önemsediğimi mi düşündü? Gerçek bir hediyeyle karşılaşacağını mı düşünmüştü? Bu kadar saçma bişeyi benden hiç beklemiyordu tabii. Neden yaptım ki? Aklıma geldiğinde parladığını düşündüğüm o fikir nasıl bu kadar loş, tozlu ve utandırıcı olmuştu?
Geri dönülmez her hareketimin yıkımını karşıladığım "kaybedecek bişeyim kalmadı" sükunetiyle ben de yere çöktüm. Ne soru sorabilir, ne bişey söyleyebilirdim bu anda. Neye kalkışsam küstahlığa girerdi artık. Kabahatimle oturdum dikenlerin üstünde. Güneş yükseldikçe ısınan çatıdan -yada utanç arttıkça yanan içimden- boğucu hale geldi çatı arası. Tek pencereden içeri kalemle çizilmiş gibi keskin hatlarla giren ışıkta uçuşan tozları yakalıyordu gözüm. Dirseğimi hafifçe yana büksem değebilirdim, ama ne kadar uzaktı şimdi… En çok iki dakika önce binyıl düşünsem akıl edemeyeceğim yerimden öpmüştü, ne kadar yabancıydı şimdi…Ona bunu yaptırdığım için kızgındı belki bana… belki de bu kadar kötü bir oyun uydurabildiğim için üzgündü. "bidaa oynamiyalım" demeyi geçiriyordu belki aklından. Kalkıp gitmemi bekliyordu belki de. Kalkıp gitmek istedim, ama onun bakışları altında hareket etmem lazımdı; onun gözlerinden kayboluncaya kadar yürümem gereken metrelerce mesafe vardı, yapamazdım. O kalkıp gitse başımı kaldırmayacaktım. Suçluluk duygusunun zamanı yavaşlatan, neredeyse durduran bir etkisi olduğunu da o gün öğrendim. Geçen her saniye aramızdaki mesafe artıyordu sanki. Ama kalkıp gidemedim.
Başımı dizlerime indirdim milim milim ondan öte yana bakar halde. İçimde beni savunan o cılız sesi dinledim. Kötü olsun istememiştim, ona eğlenceli bişey vermek istemiştim. Tamam, belki aptalcaydı yaptığım; ona ölene dek benim olan tek şeyi önermiştim, belki de yanlış anlamıştı. Ne düşünüyordu ki acaba? Öğrendiğim her şeyi yanlış kullanacağımı mı? Yazmayı öğrenmiştik ve ben böyle kullanmıştım. Belki de artık bilmenin beni tehlikeli ve kötü yaptığını? Ben pıstığım bu yerde böyle korkunç şeyler düşünebiliyorsam, kimbilir onun aklından neler geçiyordu? Ne kadar susacaktık böyle ve daha ne kadar oturacaktık bu suçlu yerde?
Hiç kıpırdamadı, hiçbir şey söylemedi. Bütün cesaretimi topladım, yavaşça kalktım yerden, başını kaldırmadı. Merdivenlere doğru yürüdüm, benimkinden başka ses çıkmadı. Çıkardığım seslere karışan var mı diye dinleyerek ikinci kat sahanlığına kadar indim; gelmiyordu. Adımlarımı hızlandırıp, koşarak indim o katı, bahçeyi geçip sokağa attım kendimi. Gelmeyeceğinden emindim artık, arkama bakmadan eve döndüm. Banyoya girdim, çıkardım üzerimdekileri. Ellerimi yıkadım önce, sonra yüzümü. Kendime bakmaktan kaçınarak bacaklarımı… Yine bakmadan, kolumun altını… Yazarken hiç çıkmasın istediğim harflerin yerini biliyordum. Kötü bir ısırık gibi yakıyorlardı tenimi. Diş fırçasını sabuna sürttüm, kazır gibi, acısına dayanamaz hale gelene kadar fırçaladım onları. Kolumu kapatamıyordum. Havluya sarınıp odama geçtim. Pijamamın altını ve uzun kollu bir tshirt giyip yatağa uzandım. Ondan başka şeyler düşünmek istedim. Kolumun altından tam çıkmamıştı belki, bakamamıştım. Aklımdan daha zor çıkacaktı, biliyordum. Ağlayamayacak kadar üzgündüm.
Gelen olursa endişe yaratmamak için "kitap okurken uyuyakalmış" halime büründüm. Gelen giden olmadı.
Posted by
caty blake
at
13:18
0
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Monday, October 29, 2007
Sunday, October 28, 2007
...akşam çıkıp, gece dönmeme izin verildiğinde 15 yaşındaydım ve yumuşak yüzlü babamın zaafından faydalanmıştım. endişe edecek çok şeyi vardı sevgili adamın; okulu atlamadan zıplamadan takip eden arkadaşlarımın ehliyetleri yeniydi, gece karanlıktı, içki içilen bişeydi, kanlar daha akışkandı. ama hayır da diyemezdi; aramızda "güven" ilişkisi vardı bikere... bana güvenmenin ne olduğunu anlatabilirdi belki, ama ben anlamaya çok uzaktım o zaman; fifteendim daha, dünyanın bütün sırlarına vakıftım, her şeyi çözmüştüm, bitirmiştim. "yanılıyorsun" diyenlerden değildi adam. düşebileceğimi düşünüyorsa, ağ germeden yeterli mesafede bekleyip, yaralara koşanlardandı.
gece yarısını bir saat geçmişti döndüğümde, caddenin başından evin pencerelerine bakıp ışık görmediğimde ne kadar rahatladığımı hatırlıyorum... endişelenip pencerelerde beklememişti. geçirdiğim gece daha da tatlandı içimde, içtiğim iki kadeh beyaz şarabın tadı güzelleşti damağımda. Harun'lar arabada beklerken kendi anahtarımla açtım apartmanın kapısını gerine gerine. yıllarca aynı rahatlıkla gezdim, tatillere gittim; babam merak etmiyordu, beklemiyordu ki... o öldükten yıllar sonra öğrendim gerçeği; ben dönene kadar sokağı gören herhangi bir pencerede ışıkları kapayıp beklemiş. uçaktan atlicam, dağa çikicam, mağara araştiricam diye aldığım izinler adamın ömründen almış.
bir insana yük olmanın bin türlü yolu var bilinenlerden başka. Sevginle, sevgini bahane edip yaptığın herşeyle omuzlarına değilse de yüreğine çökebilirsin.
beklemek böyle yapılmalı işte. beklediğini beklediğine belli etmeden, senin merak ettiğini düşünüp üzülmesine neden olmadan, yaşadığı-yaptığı herneyse keyfini sonuna kadar çıkarmasına engel olmadan. sana "bekle" diyen, "burnumdan getir" demiyordur muhtemelen.
aşk insanı adam eder'e güveniyorum. yavaş yavaş öğreniyorum. eksikliğini hissettiğim "amaç"ı buldum... hocamı bezdirmesem keşke.
Posted by
caty blake
at
20:16
2
comments
Links to this post
Labels: GÜN'DÜK
Tuesday, October 23, 2007
Pan's Labyrinth
..."Dışarıda hiçbir şey iyi değil!"
Hiçbir yere açılmayan kapılar çiz duvarlara, görünmez yazılar yaz, okunmazları oku, olmayana inan. Ruhumda sahip olduğu yer ancak yokluğunun oluşturduğu boşlukla anlaşılıyorsa, ona açılan ağır kapıyı yağlayacak da sadece bir masumun kanıysa, günaha girmeden kavuşamam. günahla da geçemem o kapıdan... ama dışarda da kalamam. Kendini hiçbir yere ait hissetmeyen küçük kızların, inanmak isteyen çaresiz umutsuzluğundan örülü duvarların arasında kalırım daha iyi.
Korkum büyük; sıradan bir ölümlü olamam... iman ettiğim öyle güzel ki; hatıralarımla birlikte yok olmasına dayanamam. Onu yaşatmak için giriyorum bu karanlık dehlizlere, kara taş duvarlara beyaz-zayıf kapılar çiziyorum, verilmeyen emirler alıyorum bomboş kitaplardan.
Zaaflarımın kurbanıyım, zaaflarımla avlanıyorum. İki üzüm gözün büyüsüne kapılıyorum, ardıma düşüyor canavarlar. Herşeye razıyım, herşeye dayanırım, korksam da, dehşete de düşsem, her isteneni yaparım, kirlenirim, beklerim...
En fenası inanmıyorlar; fevkalade birşey diyorum... ben yarattım sanıyorlar!
(İçinde kaybolan ben olmasam da, sırf sana beni hatırlattığı için ağlardım bu filme wily...)
Posted by
caty blake
at
13:08
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
Sunday, October 14, 2007
kökler
...aile kalabalık olunca enteresan tip çıkma olasılığı da artıyor haliyle. üniversiteden ikincilikle mezun olup, bir dağ başında kendi "ülke"sini kuran da var, karısına yurtdışından lokma takımı getiren de. en azılı 'kominis'ten, elinde kumpasla gezen, nihal'i atsız bırakan faşiste kadar ne ararsan var. köyümüzün (ve köklerimizin) tarihçesi basılmış, pek meraklı bir eser. yirmi yıldan fazla sürmüş hazırlanması, üremeye adayanlar araştırmayı fazla sallamadığı için sürekli güncelleme gerekmiş. misal dedem tam 99 kişi olmuş an itibariyle. 100 numara ille de kız diye tutturan bir amcaoğluna geliyor kısmetse... bi de bu sayıya gelinler ve damatlar dahil değil... kan takibi yapılmış. delilik işte bir nevi. ilginç ama insanın adını bir kitapta bir chartta "box" olarak görmesi.
neyse işte... dedem çatlakmış hafiften. delilik de dominant bir gen belli ki, ne kadar sulansa kan, kendini aktarıyor demek ki. kendiminkine böyle bir açıklama bulmuş oldum bu cenaze/bayram kaynaşmasında.
Posted by
caty blake
at
01:57
0
comments
Links to this post
Labels: GÜN'DÜK
Thursday, October 4, 2007
...Yazı bahçelerde, ağaç altı hamaklarda, ders çalıştığımız odalarda geçirdik, yakmadı. Sıcağın hafiflediğini de anlamadık. Yıkık evimizin zulasında kağıtlarımız birikti. Benim Z’lerimin ortasında çizgi vardı. Bir çizgi romanda hissettiğimiz gerekliliği tamamladık, harfleri tanıdık hallettik okuma işini. Resimlere bakıp replik uydurmayı bir kenara bıraktık, seslendirdik onları. Balon dışları zorladı bizi, zipp’ler, braooom’ların gerçeklerini duymamış olduğumuza veriyorduk ama tekmelenen puick neden “kai-kai” diyordu anlamıyorduk. Bizim yazdığımız hali daha güzeldi kitapların, o konuda konuşmadan anlaştık. Ağustos bitmeden mezun olduk birinci sınıftan. Abim fark ettiğinde çok sevindi, kucakladı, şaşırdım.
Annem o akşam yemekte wilynin doğumgünü olduğunu söyledi. Wilyninannesi teyze söylemiş, o cumartesi küçük bir toplantı yapacaklarmış evlerinde, annemleri de bekliyorlarmış. Bana neden söylememişti ki? Ben sormamıştım, ondandır belki. O gece televizyona hiç yüz vermeden, erkenden çıktım odama. Karanlık odada pencerenin içine oturup düşündüm. Hediye vermek lazımdı. Annemler de davetli olduklarına göre onlar zaten bişey götüreceklerdi, ben ne yapmalıydım? Ona verecek kadar kıymetli bişeyim yoktu. Penceresinden gelen ışığı görünce gülümsedim. Sürekli yanan fenerle daire çizdim boşlukta önce. Sonra bir kez yakıp söndürdüm. “Her şey yoluna, uyuyacağım birazdan.” Düz bir çizgi çizdi onun ışığı, bekledim biraz daha. Yattı.
Unutmasın istiyordum vereceğim şeyi, yakınında tutsun, hep hatırlatsın. Aklıma ne gelse beğenmedim. Benim gücümün yettiği her şeyi vardı, olmayanı da vereceklerdi. Ne olduğunu bulamayınca, aldıktan sonra nereye koyar, nerede saklar diye düşündüm. Odası olmadı, üstü-başı olmadı… En sevdiğim yerini düşündüm sonra. Kafasının içine koyacak bir şey; düşünce, hatıra… Bir anı nasıl yaratılırdı?
Küçük kağıtlar kestim, her biri başka renk. Bir aydır her gün yazmaktan şişen orta parmağıma bastırmadan doldurdum içlerini. İkiye katlayıp babasının ofisinden getirdiği tel zımbayla zımbaladım her birini. İpuçlarına sevdiğimiz şeyler ekleyecektim yarın bir fırsat bulduğumda. Yatağa girdim; adım adım planladığım oyunun sonunu bulamadan daldım uykuya.
Kahvaltı ettik, doğum gününü bildiğimden hiç bahsetmedim, o da söylemedi. Söylemeden bilinsin isterdi, öğrenmiştim. Günlük işlerimizi yaptık, evimize gittik ağacımızı suladık, toplamaya kıyamadığımız, kurumuş dokuz çift vişnesinden birini koparıp cebime koydum usulca. Sokağımıza döndük, çocuklarla takıldık biraz. Aklım kendi oyunumdaydı, rengimi unutup durdum istopta. Yolu çizmiştim hemen hemen, ama sonuna koyacak hediyem yoktu hala. O gün akşama dek gözlerimi alamadım üzerinden… Hep yan yana olur, nadiren gözgöze gelirdik, bir tuhaflık sezdi halimden. Akşam olup eve gitmeden önce omzumun üzerinden arkama doğru bakarken sordu: “Nananeye gitmeyeceksin di mi?” Utandım kendimden.
Yemekten önce koşarak çıktım odama. Zarfların üzerine Wily yazdım. Birer çiçek yaptım farklı renkli kalemlerle. İçlerine hazırladığım renkli kağıtları koydum ipuçlarıyla beraber heyecandan titrerken. Dört zarf vardı, ya hatırlamazsa ipuçlarını? Ya yolun sonunu bulamazsa? Babam yemeğe çağırdığında zarflarım hazırdı. Sıramın gözüne koyup indim aşağı. Çenem bile titriyordu heyecandan, kimse bir şey sormasın diye yedim önüme konanı mızırdanmadan. Yine her zamankinden erken çıktım yukarı ve annemlerin odasından, her tik takla başını eğip duran tavuklu yeşil saati aldım. Uyuyamayabilirdim… daha kötüsü uyanamayabilirdim. Saati kurup yastığımın altına koydum, ışığı söndürüp pencerenin içine kuruldum. Planımı belki yüzüncü kez gözden geçiriyordum; ışığı gördüm. Dairemi çizdim, noktamı koydum. Sabit kaldı ışığı, ne demek bilmiyordum.
Güneş doğmadan uyandım. Ön kapıyı gürültü etmeden açamıyordum, mutfağın penceresinden arka bahçeye atladım. Evimize koşup yolun sonunu gösteren kırmızı zarfı küçük vişnemizin dalına bağladım. Koruyucu bandı açılmış ve ortasındaki gazlı beze kırmızı mürekkep damlatılmış, ikiye katlanıp yapıştırılmış bir yara bandı vardı içinde; keşke gerçeğini kaybetmiş olmasaydım. “Çıkalım mı dedin, korktum, korkmasaydım düşmezdim.”
Onların bahçesine girdim usulca, kurumuş vişneli sarı zarfı bahçe musluğunun boynuna bağladım. “sulamazsak ölürdü”
Koşarak eve geri döndüm, arka bahçeden cicannelerin bahçesine geçtim. Kiraz ağacının altında oğlan saçlı başımı ellerinin arasına alıp öptüğü taşın üzerine turuncu zarfı bıraktım. Uçmasın diye eski sandaletimin tekini üzerine koydum. “tanıştığımız gün, dizimi yıkadın”
Mutfağın penceresinden hırsız gibi girip, odama çıktım. Burçin’e bileğimden tutup götürdüğü gün giyeyim diye uzattığı karpuz kollu çiçekli elbisemi giydim. Banyoya gidip yüzümü yıkadım, saçlarımı yapıştırdım ellerimle. Beyaz zarfı cebime koyup beklemeye başladım. Ev hareketlendi, mutfaktan sesler yükseldi, babam radyoyu açtı “gözlerinin içine başka hayal girmesin”… Acelem yokmuş gibi görünmeye çalışarak, yüreğim pırpır indim merdivenleri. Bizim kahvaltımızı hazırlamaya başladım. Turuncu melamin tabakları koydum tepsiye… Kahvaltıyı bahçedeki masaya çıkardım. Beyaz zarfı tabağının içine koydum, içinde bir tutam saçım vardı. “Doom günün kutlu olsun. Bu zarflardan üç tane daa var. Saçımı kestiim gün. İkincisi orda.”
Evimizin bir kez çıktığımız, tahtası kırık merdiveninde düşüp dizimi kanattığım çatı katında en köşede saklanmıştım. Duymaktan korkar gibi nefesimi kulaklarımı itip tıkadım. Ama kalbim kulaklarımda atıyordu. Elbisemin kirlenmesinden endişe etmeden çöktüm yere. Tahmin yürütüyordum. Şimdi bizdedir, zarfı açmıştır, gülüyor mudur, beni öptüğünü unutmadığım için utanmalı mıyım, ya gelmesini engelleyen bişey olduysa, ya uyanamadıysa, ben ortada yokum diye annem kahvaltıyı kaldırmış mıdır, ya zarfı başkası bulduysa, iyi ki ilk zarfta öpüşmeden bahsetmedim, ya diğer zarflar yerinde değilse… Her şey yolunda gittiyse şimdi kendi bahçelerine geri dönmüş olmalıydı diye düşünürken tahta merdivenlerden çıkan ayak seslerini duydum. Rahatladım. Batıya bakan öteki uçtaki tek pencereden giren ışıkla pek az aydınlanıyordu çatı. Seslenmedi, geldi önümde durdu. Zarfların hepsi elindeydi. Gülümsedi. Gülümsedim. “Hediyem nerde?” diye sordu. Yerden kalktım. Dahiyane planımın en vurucu kısmının patladığını anladım.
Annem yıkıyordu beni Pazar günleri, külodumu çıkarmıyordum ama orası olmazdı. Sol koltuk altıma yazmıştım adını abimin gazlı siyah kalemiyle. Ama üstüne karpuz kollu elbisemi giymiştim. Ne aptallık. Pek tereddüt etmeden fermuarımı açtı, omzumu indirdi aşağı, karpuzdan kurtardığı kolumu kaldırdı ve öptü tam üstünden adının.
Posted by
caty blake
at
20:25
0
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Tuesday, October 2, 2007
...bahçede bir japon elması var. meyvaları minik minik ama pek lezzetli. genç bir ağaç ve inadına yukarı doğru büyüyor. elmalar kızardıkça gözünü alıyor insanın ama cimri biraz vermiyor. okullar açıldığından beri akşam eve döndüğümde altında taşlar, tahta parçaları buluyordum. ameliyat edilmiş bir meşin futbol topu bile takılmış dalına.
çocukluğumu unutmuş değilim. ama yaprak düşecek diye ödüm kopardı benim, düşüp alnımı yarmayı göze almıştım dal kıracağım korkumdan. meyva onun meyvası nihayet, rızasıyla verirse alırsın. gencecik ağacıma tecavüz mü ettireyim yeni yetmeleri.
bugün epeyce elma aldım dönerken. cephaneliğim sağlamdı. ağacımı taşlayanları görünce ben de onları elmalayacaktım. pusuya yattım pencerede. okul dağıldığında göründü griler. top oynadığım arkadaşlardan değillermiş, kestirme olarak kullanıyorlar demek burayı. ağaca fırlatacak öte-beri ararlarken yıkanmış elma poşetiyle çıktım.
korktular önce, yaptıklarını suç bellediklerini düşünüp rahatladım :) iyi bir anlaşma yaptık. adam başı üçer tane indirebilselerdi bile verdiğim elmalar kadar olmazdı. anlaştık gittiler.
ben de kulağını çektim elmanın. merdiven kurdum altına, toplayabildiğim kadarını topladım. "göster ama elletme" annelerinden miyim ben? yarın gelirlerse, bu kez de onları vereceğim grilere. mızırdanmasın hiç; çürütüp yere dökecekti nasılsa.
oğlanların asıl derdinin elma yemek olduğundan da çok emin değilim. taşlamayı seviyorlar ihtimalini de gözardı etmiyorum. hernehal ise; bu mevsimlik küçük hanımı kurtardık.
Posted by
caty blake
at
17:13
0
comments
Links to this post
Labels: GÜN'DÜK
Saturday, September 8, 2007
...Çok uyuyan çocuklar değildik. Tanıdığım pekçok insandan daha çok işimiz vardı. Günün tamamı bir ritüeldi. Kahvaltı, evimizi ziyaret, vişne fidanını sulama, zula kontrolleri, öğle yemeği, yemek sonrası hamakta kitap “okuma”, birgün önce sorulan soru üzerine beyin fırtınası, eğitim saatleri ve nadiren sokaktaki diğer çocuklarla sosyalleşme… fenerlerle haberleşip yataklara girene kadar devam eden, nefes almak gibi doğal ve gerekli şeyler.
Yan yana, bacaklarımızı sallandırıp kaykıldığımız hamakta çizgi romanlara balon uydurmak çok keyifliydi önce. Henüz okuyamıyor olmamız tuhafımıza gitti sonra. Sarı çatlak, kardeşi ve ailesiyle o yazımızdan çıktığı akşam üstü okumayı öğrenmeye karar verdik. O akşam feneri dört kez yaktı; sabah kahvaltı onlarda edilecekti.
Elinde tepsiyle merdivende buldum gittiğimde. İki bardak sütü de ben aldım annesinin elinden. İçi, oturabileceğimiz kadar geniş pencerenin önündeki sıraya oturduk. Babam bu sıraları onun ve benim için yaptırmıştı. Ayaklarımızı dayayabileceğimiz geniş tahtası da üst tablası da mimar masası gibi hafif eğikti. Bize küçüklüğümüzü hissettirmeyecek ölçülerdeydi yüksekliği de. Tepsiyi pencerenin içine bıraktı, ben de bardakları. Sıranın üzerinde ters duran kağıtları çevirdi. Günleri kutular içinde tek tek gösteren bir takvim yaprağı, bir büyük, bir küçük yazılmış harflerin olduğu kareli bir bloknot.
Akşam babasıyla konuşup planımızı yapmıştı. Yirmidokuz harfin her birine bir gün ayıracaktık. Kahvaltıdan sonra hergün bir harfi çok güzel ve hızlı yazana kadar çalışacak, öğrendiğimize ikna olduğumuzda da takvimdeki karenin içine o harfi yazacaktık. Annenin a’sıyla başladık o sabah. Öğle yemeğine kadar belki yüzlerce A ve a doldurduk kağıtları, yan yana, hiç konuşmadan. Annesi seslendiğinde bıraktık kalemleri ve gülümsedik birbirimize. Kahvaltı tepsisine hiç dokunmamıştık. Sütleri banyo lavabosuna döküp, peynirli ballı ekmekleri bahçeye attık ve indik yemeğe öğrenme açlığıyla.
Günlük işlerimizin sırası değişmişti. Evimize ancak öğle yemeğinden sonra gidiyorduk artık. Her gün doldurduğumuz kağıtları evimize götürüp, zulamızdaki bir madlen kutusuna koyduk. Her sabah annesinden öğrendiği o günkü harfin kelimesini söyleyerek odasına çıktık. Babanın b’si için yaptığım “burçinin de be’si” şakasına güldük. En çok “e”yi sevdik. Dersten sonra yan yana evimize yürürken o günün harfinden isimler, hayvanlar, en zor kelimeler bulma oyunu oynadık. Çizgi romanlarda tanıdığımız harflerle başlayan kelimeler kullanarak “okuma”lar yapıyorduk artık. Harfleri fethettikçe mutluluğumuz artıyordu. En sevdiğim örtmenimdi o benim. Onunla keşfedeceğim her şeyin güzel olacağını biliyordum, geleceği heyecanla bekliyordum.
Posted by
caty blake
at
01:32
2
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Monday, September 3, 2007
... would it hurt if i'd bite?
komik bi video aslında... olsun ama.
yetersiz yönetmenin "tutku" numarası aşıkların kavgası. ya hiç kavga etmemiş bunlar, ya da kaybetme korkusunun insana neler yaptırabileceğinden hiç haberleri yok.
vampirin aşk ısırığında görebilseydik keşke biraz o tutkudan. neyse işte, şık bir fikrin parodisi diye bak biraz.. kaldıracağım sonra bunu.
(ps: çok özledim seni)
Posted by
caty blake
at
19:37
0
comments
Links to this post
Thursday, August 30, 2007
...insanların çektiği acılar da sesler gibi atmosferde birikiyor mudur acaba kalubeladan beri? öyleyse eğer; yaratılan, yaşanan bunca acı dünyanın etrafını çelik zırhlı bir duvar gibi sarmış olmalı. Belki de güneşin altında o gün-bugündür yeni bir şey olmamasının nedeni de budur.
Posted by
caty blake
at
16:56
0
comments
Links to this post
Tuesday, August 28, 2007
... curse of the golden flower
bilmediğin bir dilde, altyazısız da izleyebileceğin film iyi bir filmdir. bu da benim film eleştirme işine naçizane quote'um olsun. ortadoğunun sağında kalan adamların (daraltalım biraz; sarı benizlilerin) renklere yaklaşımı kesinlikle dünyanın kalanından daha farklı. daha dün gece izledim ama aklımda kalan sadece "güneşin renkleri". çok kırmızı, çok sarı.
(resimdekiler soldan sağa; ezik oğlan, esas oğlan, saldıray abi, üvey oğlan)
konuda çarpıcı bişey yok; aşkını bırakıp prensesle evlenerek imparator olan hırslı bir adam (saldıray abiye benziyor sanki biraz), kendi de iktidar sahibi olduğu için salt iktidarla kanmayan (ikna olmak anlamında) ve üvey oğluna tutku besleyen bir kadın, gelenekler tuzağında anne ve babaya sadakat arasında kalmış güçlü bir evlat, bi de ömrünü sinik geçirmeye mahkum oluşun intikamını tek sahnede çıkaran bir looser evlat.
çiçek isimleri de tuhaf. çitlenen çekirdeği olanın adı bizde hem güne bakan, hem de ay çiçeği mesela. çinlilerin güneş çiçeği dedikleri de sapsarı kasımpatları. belki de onlarda ayçiçeği yoktur. her ne ise... filmin en başından beri son sahnelere hazırlık var. mahzun prenses zar gibi ipekler üzerine altın sırmalarla kasımpatları işliyor deliler gibi. kocası onu irandan gelen kara mantarla zehirliyor düzenli olarak. kadın biliyor hepsini ama planını uygulayana kadar da içiyor zehiri. kendi oğlunu bir ordunun başına geçiriyor... bu ordu altın gibi zırhlar giymiş, hepsinin boynunda da imparatoriçenin işlediği bu çiçeklerden var. imparatorun ordusu geçe mavisi, siyah arası bir renkte.
bütün saray bir festivale hazırlanıyorlar. kasımpatı festivaliymiş adı. güneş tutulmasıyla da bir ilgisi olduğu söyleniyor konuşmalarda, ama olay gece yaşandığı için biz özellikle mavinin, sarıyı bastırma çabası olduğuna bir gönderme olduğunu düşünüyoruz. o gece kıyamet kopuyor. önce üvey oğlan tutkusundan utanıp kaçamak yaptığı sarayda çalışan bir kızın kardeşi olduğunu öğreniyor, silik oğlan annesiyle üvey abinin seviştiklerini öğreniyor, baba karısının zehirlendiğinden haberi olduğunu, karısının kendini oğluyla aldattığını, herbişeyi öğreniyor. ezik oğlan üvey oğlanı öldürüyor, imparator ezik oğlanı öldürüyor (bu ezik oğlanın babası üvey oğlan olsaymış daha mı etkili olurmuş acaba?), ay askerleri güneş askerlerini öldürüyor (güneş tutulması) ortalık kana kesiliyor. savaş bitince karıncalar gibi birsürü çinli pıtı pıtı çalışıp kanları yıkıyor, her yerlere kocaman yeni halılar seriyor, sarayın bahçesini kaplayan ama savaşta ezilen kasımpatları yerine vazolar içinde yenilerini döşüyor, ve aileden kalanlar terasta buluşuyor.
terasta anneye yine ve ısrarla sunulan zehiri gören tek prens kendi kellesini de uçurunca koca imparatorluk saldıray abiye kalıyor. konuda bişey yok görüldüğü üzere... ama o renkler...
iyi bir filmi dilini bilmeseniz de sevebilirsiniz. zaten aslında anlatılan (varsa bişey altında yani) sözlere yüklenmemiştir. bi de hatırlamışken; sarılar ve kırmızılar (her tonlarıyla) doğuda başka görünüyor.
Posted by
caty blake
at
11:32
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
Sunday, August 26, 2007
...Nihayet yağmur… Rahmet aslında. Akşamüstü bütün beyazları sapsarı gösteren bir filtre yerleşti gökyüzüne önce. Bulutlar yere yaklaştı. Çoğunu basar bu, ben bayılırım. Çok acaip bir renk bürüdü her yeri. İnsanların gözbebekleri sarı olsa böyle görünürdü belki de dünya. Hafif hafif guruldandı önce, sonra gürültü demeyi hak edecek kadar şiddetlendi. İyot kokusu yayıldı. Saatlerce dolaştım. Deli gibi yağsın, çirkin dünya yıkansın.
İnsan nasıl kırılır? Duygu nedir, nasıl incinir? Canımızı yakan nedir? Yapılana mı, yapılmayana mı üzülür insan en çok? Bu sorular insanın aklına bu yaşta mı gelir?
Duvar kapıdan farklı. Kapı açılır-kapanır, kontrolü sende bir engel. Duvar başka. “Absolutely no transpassing!” Kapının varlığı tartışılmaz, duvarlarını bilinçaltının kaçak işçileri sana fark ettirmeden örer, varlığını bile bilmezsin. Çok kalın olabilir, kesintisiz olabilir… Feelingproof bile olabilir. Sen kendini dünyanın en cesur insanı sanırsın. Etkilerden muaf, herkesten farklı olduğuna, hiçbir şeyin seni üzecek kadar güçlü ve önemli olmadığına inanırsın. Hissetmediğin sürece canın yanmaz, üzülmezsin, burnunun direği sızlamaz. Ağlıyorsan da bunun tek nedeni kendini ruhsuz bir sakat gibi görmektir en fazla. Duyguların histeri veya edebiyat teması olmama ihtimalini değerlendirdiğin nadir zamanlarda olur o da.
Duvarı sana ördüren ne olursa olsun, onu yıkmaya karar vermek ancak senin yapacağın iştir. Yalnız olduğun, ölümle sonlanabilecek o karanlık boşlukta bir şeye dokunur muyum diye dolaşmaya çıkarsan ellerin o soğuk taşa değebilir. Korku ilk beklenen tepki olabilir. Ama kaybedecek hiçbir şeyin olmadığına inandıysan, karşılaşacağın hiçbir şeyin seni şaşırtmayacağına dair kibirli bir cesaretin varsa o duvarda bir gedik açabilirsin. Duvardaki küçük bir gedik, hiç duvarın olmamasından daha tehlikelidir. Küçük bir deliğe yaptığı basınçla koca barajı yıkan suyun kuvveti gibi. O delikten içine akış kuvvetli olur, sen hiç hazırlıklı değilsindir; büyük ihtimalle boğulursun… kendi gözyaşlarında.
İnsan neden kırılır? Canı neden yanar? Yapılan mı, yapılmayan mı üzer? Yağmur ön camda tozlu noktalar bırakırken hepsini düşün. Aklını kaybetmediğin bulduğun cevaptan belli olur: her şeyin nedeni sensin. Yıktığın duvar olmayan bağışıklık sisteminin çöküşüdür, zaten hangi tarafında olursan ol, fark etmez.
Acı, içindeki boşluğu dolduran şeyin yarattığı etkidir. Sen duvarını deşmeye karar verirken göze aldığın şeylere dahildir. Onu sana kimse vermez. Kimseyi suçlayamazsın, şikayet edemezsin. Ya bunlarla baş etmenin bir yolunu bulacaksın, ya da seçimini gözden geçireceksin. Hissedebiliyor olmaktan vazgeçebilirsen birkaç tuğlayı gözyaşınla ıslatıp yerine koymakta ne var?
Posted by
caty blake
at
20:55
1 comments
Links to this post
Wednesday, August 22, 2007
...Yanyana yürürdük. Etrafta başkaları varken yakınlığımızı gizlemek isteyen tavır ortak mıydı, ben ona mı uymuştum hatırlamıyorum. Bizim sokağı köşeye kadar yan yana yürüdük yine. Köşeleri dönüp onların sokağına girdiğimizde usulca uzanıp bileğimi tuttu. O yapıyorsa bir nedeni vardır duygusu öyle yerleşik ki içimde hala. Eteği de giymezdim, bluzu da bana kalsa. Bahçede kimse yoktu. Eve girdik. Bırakmadı bileğimi. Salondaki masada öğle yemeği yeniyordu. Gelişimizi karşılayanlara sevimli gülümsemelerle karşılık verdik. Wilyninannesi teyze yemeğe çağırdı. “Ketilerde yedik biz” dedi Wily. “Nananede nasılmış Keticim” diye sordu babası. Bileğimi mi sıktı biraz, bana mı öyle geldi bilmiyorum. Özlendiğimi hissetmek ve onun elinden aldığım güç neşe doldurdu içime. Cıvıldayarak güzel ve kısa bir şeyler anlattım o üç günle ilgili.
“Biz de bugün gidiyoruz” dedi Burakınbabası amca. “Bu kez birlikte olamadınız, inşallah seneye yine geliriz, bol bol oynarsınız Burcu ve Burak’la”. “iişallah” dedim, ben bile inandım söylediğime. Sırma örgüleriyle oturanla gözgöze gelmemeye çalıştım. Çekindiğimden değil, bakarsam üzüldüğünü görmekten korktum. “Biz baççeye çıkıyoruz, yemenizi bitirince siz de gelirsiniz” dedi Wily Burak’a bakarak. Dışarı çıkınca bıraktı bileğimi, küçük bidona su doldurdu bahçedeki musluktan. Birlikte koşarak alt sokaktaki köhne eve gittik. Bahçenin arkasına dolanıp küçük vişne fidanına su verdik. Ben yokken gelmemiş evimize, su da vermemiş fidana. Anlamadığımı söyledim. Ben onun için gitmiştim buradan, o da ben gider gitmez birlikte yaptığımız her şeyi bırakmıştı. Terkedilmiş hissetmişliğine üzüldüm fidanın. Her şeyin bir ruhu olduğuna, bir kez sevip, sevgiye alıştırdığınızda ona karşı sorumluluk yüklendiğinize inanıyordum. Bu fabl-eksantrik fikri nasıl edindim bilmiyorum. Taş, kedi, fidan, böcek her ne ise; sevgini bir kez gösterdin mi dönüş olmamalıydı. Çok sıkılsan bile, en fazla kaybolmasını, ölmesini, seni terk etmesini umabilirdin. Ya sevmemeliydin, ya da sevsen de göstermemeliydin.
Çok saçma buldu söylediklerimi. Ona göre her şey değişebilirdi. Biz değişmesek de sevdiklerimiz değişebilirdi. Sevmeyi biz kendimiz yapmıyorduk, onu bize Allah veriyordu. Hem madem bir kere sevdiysek o gidene kadar gitmeyecektiysek, ben neden gitmiştim? Fidana gelmeyen de, evden giden de bendim. Anlatamamıştım, nedenlerimi akıllı bulmamıştı. Ona inanmamak, hataydı. Kızmıştı ve unutmayacaktı. Hatayı affedebildiğini ama unutmadığını da o gün öğrendim.
Evimizin etrafını dolaştık, gelen giden olmuş mu diye kontrol ettik, konuşmadan yan yana eve döndük. Burçin koşarak yanımıza geldi hemen. Nereye gitmiştik, niye onları beklememiştik… Onu ilgilendirmeyen şeyler hakkında bu kadar çok soru sorabilmesine şaşırdım. Bunu sadece filmlerdeki tuhaf insanlar yapıyorlardı, ben de bu insanlar sadece filmlerde olur sanıyordum henüz. “Bi işimiz vardı” dedi kısaca Wily. Burçin’in babası bavulları arabaya yerleştiriyordu wilyninbabası amcayla birlikte. Hepsi arabaya sığmayacak, onları gitmekten alıkoyacak bir terslik çıkacakmış gibi tedirginlikle izliyordum gözümün ucuyla. Burçin koşarak arabaya gitti, koltuğa dizleriyle basıp arka camın önünden bişey alıp geri geldi. Pikniğe gitmişler ben yokken, çok eğlenmişler, Wily ona taç yapmış çiçeklerden. Güzelliğine öyle şaşırıyordum ki. Belki ona kızamayışımın nedeni de buydu. Bu kadar güzel bir kızın “kötü” olmayacağını düşünüyordum belki. Susuzluktan ve sıcaktan pörsümüş tacı dikkatle kafasına yerleştirdi. Karnımın içinde bir küçük geçide bir taş tıkamışlar gibi oldum. Aynı sınavdan iki kez üst üste kalamazdım. Çok istedim Wilynin gözlerine bakmayı, onun bakışlarıyla rahatlamayı; yapmadım. Zımba telinden kolyem boynumdaydı hala. Açılan uçlardan birinin tenime battığını hissettim sanki. Bunun beni üzmemesi gerektiğini öğrenmiştim, ama sadece belli etmemeyi başarabildim. “Çogzel olmuş, ama buzdolabına koysaydın solmazdı” bile diyebildim gülümseyerek. Yetmedi; uzanıp halkası açılan papatyalardan birini düzelttim. “Ben de sana sarısından yapmıştım. Dönüşte size geldim. Sen ananene gitmişin, ben de annene verdim” dedi Burak. “Keti’yi hapşırtıyor çiçekler, takamaz o” dedi Wily. Olmayan bu rahatsızlığım nedeniyle takamayacağımı ama yine de teşekkür ettiğimi söyledim kibar bir kız gibi.
Araba yerleşmişti çok şükür. Bahçeye çay çıkardı anneler, sıcak kekten yiyelim diye çağırdılar bizi. Wily ile yalnızken sevdiğim yavaş dakikalar şimdi sinirimi bozuyordu. Öğlen sıcağı geçsin diye bekliyorlardı. Geçecekti ve gideceklerdi. Bahçelerimiz, evlerimiz, tatlı yaz ve Wily bana kalacaktı yine… Aklımdan geçen her şeyi bilirdi o, bunları da anladı. Yanıma geldi, aynı sandalyeye oturduk birlikte sıkışarak. Gözlerimi kapayıp mutlu bir nefes aldım ve iştahla ısırdım kekimi.
“Sen bunla mı evlenicen?” diye sordu babasının kucağında oturan Burçin Wily’ye. Kesinlikle kafadan çatlaktı bu kız. Sorunun ne kadar yıkıcı olabileceğini fark etmeyen büyükler gülüştüler. “Bizimkilerin planlarını kimse bilmiyor” dedi Wilyninbabası amca. “Kimseye bir şey söylemezler.”
Kızın deli olduğuna hükmetmiş, yaptıklarının nedenini anlamış olmanın verdiği rahatlıkla “Evlenmicez biz, önce dünyayı gezicez sonra da üniverstede örtmen olcaz” dedim. Burçin’in bakışlarından onun da benim bir çatlak olduğumu düşündüğünü anladım ama umursamadım, kıçımı iyice yerleştirdim sandalyede, dizlerimizi yukarı çektik aynı anda Wilyyle. Evlenmezsek çocuğumuzun olmayacağını söyledi bu kez de. “Sen evlenince senin çocuklarını severiz” dedim, kessin artık iyice umudunu istedim. Söylediğim şey hem şaşırtmış hem de tuhaf bir keyif vermişti. Wily kendi kekinden bir parça koparıp eliyle ağzıma verdi öylesine. Başımı ona çevirmeden aldım uzattığını. Etrafta başkaları varken hiç böyle şeyler yapmazdık. Bu mahrem hareketten utanmazca ve tuhaf bir zevk aldık.
Çaylar içildi, yola çıkılmadan önce banyoya girip çıktı Burçin’le Burak. Wilyninannesi teyze termosa taze çay koydu, bir kapta kek hazırladı yolluk olarak. Uzun uzun vedalaşılırken bir tas su getirdim mutfaktan, arkalarından dökecektim. Ben Wily’nindim, biliyorlardı. İsterlerse gelsinlerdi bir daha; önemsemeyecektim.
Posted by
caty blake
at
12:55
0
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Saturday, August 11, 2007
...Saklanmanın, göze çarpmamanın, neredeyse görünmez olmanın öyle çok yolu vardı ki. Sürekli yaramazlık yapan çocuğun yakalanmak üzerine kurduğu varoluş mücadelesi dikkatli gözlerimden kaçamadı. Akıllı-uslu (itiraf edeyim; işbirlikçi hatta) görünmenin sağladığı özgürlüğü sızlanarak, kaçarak edinemeyeceğimi erken keşfettim. Yemeden yer görünmeyi, uyumadan uyur numarası yapmayı, kendim odamda fikrim firardalığı öğrendiğim hassasiyetle öğrendim içime ağlamayı. Acıdan uzaklaştıracak her şefkatli dokunuş ve ilgiyi savuşturmak için şarttı bu da. Böyle geçirdiğim o ilk gece gözlerim kızarıp şişmedi ama bademciklerim boğazımı kapadı.
O sabah uyandığımda taş gibiydi boğazım. İnce fincanlara çarpan kaşıkların, tahta masaya konulan öteberinin tanıdık sesleri, kızarmış ekmek kokusu, nananemin duymak için kulak kesilip dinlemek gereken tatlı sesine cevaplar veren babamın güven veren sesi bile iyi gelmedi. Beni almaya gelmiş olmalıydı babam. Kısa kaçışımın sonu gelmişti. İyi ki gelmişti. Çok korkuyordum ama çok da istiyordum ona dönmeyi. Öğrendiğim şey canımı yakacak olsa da bilmek dürtüsünün önüne geçemedim ki hiç.
Geceliğim bacaklarıma dolanarak banyoya gittim. Yüzümü yıkarken içimi babama yakalatmamak için yapacaklarımı düşündüm. Daha uyanamamış olmaya karar verdim. Gözlerimi oğuşturup esneyerek yürüdüm mutfağa... Daha arka bahçeye çıkmadan gördüm Wily'yi pencereden. Elim gözümde, ağzım açık kaldı. Bana bakmıyordu, taraçaya adım attığımda da çevirmedi bana bakışlarını. Babam kollarını açtı... ona gittim, sarıldı; "özledik kızımı" dedi öperken yanağımdan, "almaya geldik". Çoğul kurulan o cümle Wily'yi orada görmekten daha çok sevindirdi beni. Aynı anda da korkularımı hatırlattı. Kaçtığımı biliyor muydu Wily, kırılmış mıydı, kızmış mıydı, neden kaçtığımı biliyor muydu? En önemlisi neleri değiştirmiştim bu kaçışla? Babamla birlikte gelmesi iyi bir şey miydi?
Boğazımın ağrısı benim bahanemdi, Wily evde yediğini söyledi. Çaylarımızı içtikten sonra ayrıldık nananemin evinden. Birleşik ön koltukta iki erkeğin arasına oturdum eve dönerken; hiç konuşmadık. Babam arabayı kilitlerken yavaşça girdim bahçe kapısından içeri, geri bakmaya cesaret edemeden. Üç gün öncesine kadar bilirdim bakmadan gelip gelmediğini. Bir şeyler değişmişti; çok. Kötü olmamasını ummaktan başka ne gelirdi ki elimden. Eve girdim; hala bakamamıştım arkama. Annemin yanına gittim, kucakladı beni, özlediğini söyledi, nananemi sordu ve "gel wily" dedi arkama doğru bakarak; rahatladım. "Boazı aarıyomuş ketinin" dedi anneme. Annem eliyle yokladı boğazımı, ateşime baktı. "Bizi özlemiştir, ateşi yok. Siz oynayın, ben çorba yapayım size" dedi.
Merdivenleri peşpeşe çıktık. Odamı özlemiştim onu özlediğim kadar. O gelene kadar benimdi, o geldikten sonra bizim olmuştu oda. Pencereye yürüdüm, kenarındaki feneri aldım, yakıp söndürdüm pilini kontrol eder gibi. "Gittiler mi?" diye sordum. "Daa gitmediler, bu akşam gitcekler" dedi. "Sen niye gittin? Sabah almaya geldim." Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. "Elini tuttun" dedim. "O tuttu" dedi. "Beni sevmedi" dedim. "Ben seviyorum" dedi. "Fener yaktın mı?" diye sordum. "Sen yakmadın" dedi. Utandım. "Özledim" dedim. "Gitme bi daa" dedi. Gitmeyecektim. Sarıldık. Yanyana uzandık yatağın üzerine bacaklarımızı sallandırıp aşağı. Nananemle konuştuklarımızı anlattım ona, kıskandığımı, ne kadar üzüldüğümü. Biliyormuş, kızmış bunun için. "Bana her şeyi söyle taam mı?" dedi. Taamdı.
Günlerdir içinde yaşadığım kapandan kurtulmuştum. Birlikte tavana bakarak, yanyana susmanın keyfini içime sindirdim annem seslenene kadar. Doğrulup oturduk yatakta yanyana. Bileğimi tuttu, yüzüne götürdü, öptü içini. Hiç bu kadar utandırmamıştı beni. Aklıma gelenlerin, içimden geçenlerin hiçbirini yapamadım. Ama birkaç gündür içimi kavuran "tekbaşına"lık duygusu silinip gitmişti içimden, yeniden onun olduğumu hissetmeye başlamıştım. Dolabımı açtı. Birkaç hafta önce süfermarkette denediğimiz çiçekli eteği uzattı bana. Arkasını döndü. Pantolonumu çıkarıp eteği giydim. Karpuz kollu beyaz bluzumun kollarını düzeltti. Saçlarımı şekillenirdi bayıldığım elleriyle. Bileğimden tuttu inerken merdivenleri. "Çok yakışmış" dedi annem eteğimi görünce. Çorbalarımızı koydu. Her yudumda orada olduğundan emin olmak için gözlerini aradım. Her yudumda boğazımın ağrısıyla birlikte kayboldu içimin ağrıları. Geçmişti.
Posted by
caty blake
at
18:36
0
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Tuesday, August 7, 2007
...sıcağa hiç dayanamazdı nananem. wilysiz haftamın günlerini içerde, akşamları evin arka kapısının açıldığı taraçasında geçirdik. susuşmak (birlikte susmak) konuşmak kadar güzeldi onunla. kendimi yaşıtı gibi hissederdim. hiç anlattırmadı bana wilyyi. ben anlatmazdım zaten, sorular sorardım. Sorularla konuştum. Belki hala öyle yapıyorum. Canım yanıyordu. Düşüp dizimi dirseğimi parçaladığımda acıdığından daha farklı. Onlar ne zaman kabuk bağlayacaklarını bildiğim, sızlanmadan katlandığım, keyifli edimlerimin hafif bedelleriydi. Bu acı içimin tam ortasında bir yere yerleşti o sabah, kırık bir kemik gibi hala sızlar zaman zaman.
Sorularıma aldığım kısa cevaplar yaşadığımın bana ait olduğunu anlattı. Wily yakmamıştı canımı. Alışmam, sindirmem gereken yeni bir şeyle karşılaşmıştım. Kimbilir daha ne kadarıyla karşılaşacaktım. Kimbilir ne yeni acılar vardı önümde. Çoğunu benimle paylaşıyor olsa bile kendine ait şeyleri, başka sevdikleri, başka yükümlülükleri, başka keyifleri olacaktı. Wilyyi sevmek annemi babamı sevmekten farklıydı. Onları sevmek bir seçim değildi.
Wilyyi sevmeyi ben seçmiştim. Onu ben görmüştüm, görmezden gelebilirdim; yapmadım. Onu sevmek, evdekileri sevmek gibi olmayacaktı. Başkalarına görünmeden yaşadığımız iki kişilik dünyamızı canlı tutmak, geldiğinde orda olmak, değilsem ilk fırsatta oraya dönmek, koşulsuz sevmekten başka yolu olmadığını anladım. Kıskanabilir, özleyebilirdim. Ama bunların beni üzdüğünü söyleyip onu üzemezdim. Varlığımın onun hayatına sadece mutluluk, huzur, keyif ve neşe vermesine karar verdim o gece nananemin plastik hasırdan turkuaz sandalyesinde toplayıp çeneme dayadığım dizlerimin üzerinde. Burçin'in elini tutuşu gitmiyordu ama gözlerimin önünden. Elleri böyle başka eller de tutacaktı, gözleri... (ah, neyse...)
Yememek için anneme bin eziyet ettiğim yemeklerimizi yedik; uzun susuşmalı, kısa konuşmalı sohbetlerimizi ettik nananemle o gece. "Kadın olmak zordur" dedi, "sevmek daha da zordur... sevdiğimizin de bizi sevmesini isteriz. çocuk doğururuz bu yüzden" dedi. Kadın, doğum, aşklı şeylerdi cümlelerin altı, sormadım başka. Ama duyduğum bana yetmişti; öyle kadın olmayacaktım ben.
Ne "yapmayacağıma", ne "olmayacağıma" dair bütün kararlarımı o yaşta aldım. Ben küçükken büyük olanlara benzemek ölüme yaklaşmak gibiydi. Bembeyaz takımlardan başka şey serilmeyen büyük yatağına girdiğimizde hiç konuşmadık o gece. Aldığım kararları düşünüp, sağlamlaştırdım. Wily'yi düşündüm. Yatağında olmalıydı. Fenerini pencereme yakıp söndürmüş müydü acaba yatmadan önce? Neden gittiğimi biliyor muydu acaba? Onu ne kadar özlediğimi, onsuz geçirdiğim her anın eksik olduğunu anlıyor muydu? İçimi çekemeden, hıçkıramadan ağladım o gece.
Posted by
caty blake
at
15:58
0
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Monday, July 30, 2007
...managing a man (valuable tips for dummies)
1. aşkından gebersen de emin olmayacak: erkek arkadaşını çok sevebilirsin şekerim. hatta o senin hayatının erkeği de olabilir. arada bir bunu ona söyleyebilirsin de. sık söylersen alışabilir; söyleme! 'seni seviyorum' dedikten hemen sonra canını yakacak bişey yap ki, söylediğin sözün rehavetine kapılmasın. ne yaparsa yapsın onu bırakmayacağını asla düşündürme. Sevginden asla emin olmasın.
2. sadakat sanıldığı kadar pirim yapmaz. Erkek kayıtsız şartsız onun olduğundan emin olursa ilgisini yitirir. Çantada kekliksindir. Onsuz vakitler geçir, ona ihtiyacın olduğunu belli etme.
3. bağımsız, güçlü kadın hiçbir erkeğin ilgisini çekmez. Hepsi zeyna izler, ama barbie'yle oynar.
4. erkeği göstere göstere kıskandırmak aptal kızların işidir. senden şüphelenmeli ama bunun için somut bir nedeni olmamalı.
5. cinsellik çok önemlidir. ama kadının ilişkide en çok hataya düştüğü alan da budur. Asla fazla istekli görünme. Sevişmeye hevesli olan hep kendiymiş gibi düşünsün. Seksi ona bahşettiğini hissetsin. Orgazm olsan bile her seferinde belli etme.
Aklımda kalanlar bunlar. Not almadığıma hayıflanıyorum. Ama hazırlıksız yakalandım. Henüz yattığım uykudan uyandırılmıştım, sersemdim... Sabah kahvesine tahammül ederim sanıyordum ana-kız geldiklerinde. Lecture alacağımı bilsem kenarı tırtıklı kareli pembe not bloğumu hazır ederdim, ne bileyim.
Kaybetmekten korkmadığın bir erkekle birlikteysen bunların hiçbirine gerek duymazsın sanırım. Sen olduğun gibi olursun; isterse kalır, istemezse gider. Belki o gitmeden sen sıkılırsın; söylersin, yine gider. Bu taktikleri her duyduğumda gülüp geçmişim, onu farkettim. Manuellerin sadece aptallara yazıldığını düşünüp okumadan atar ya insan aletin paketini açar açmaz, onun gibi işte. Bir ilişkiyi nasıl yaşayacağını içsel olarak bilemeyen 'zavallı' kadınlara yol gösteriyorlar sanırdım. Ya da belki hiç ihtiyaç duymayacağımı düşünmüştüm, ne bileyim.
Anne sosyoloji okumuş üni.de (annesi üni.nin koca bulmak için uygun bir yer olduğunu düşünüyormuş), kız psikoloji mastırıyor. Haddim bile değildi elbette 'ama, ama' demek. Verilen advice'ların klinik deneyleri yapıldı mı, yoksa sadece gözleme dayalı hipotezler miydiler, soramadım. Güldük birlikte epeyce aslında ama içime de bir kurt düşmedi desem yalan olur.
1. Bu dört maddenin aklımda kalmasının asıl sebebi gayet açık benim için. Ben bu gerçekleri farketmemiş bir salağım. Daha ilk maddeden belli ki önüm çok karanlık. Gerekli şartları sağlamışım, aşkından ölüyorum Wily'nin, hayatımın (hepsinin) erkeği olduğunu biliyorum ve büyük bir aymazlıkla bunu ona söylüyorum. Ama ardından canını yakamıyorum. Onun ayağına taş değse (geçti mi sevgilim parmağının ağrısı) benim içim burkuluyor. Bitmişim ben!
2. Her madde benim başarısızlık yolunda attığım birer adım sanki. Sadakat prim yapmıyormuş. Kayıtsız şartsız onun olduğumu bilsin, bundan şüphe etmesin diye neler vermezdim düşüncemden utanç duydum.
3. Bu maddeyi ucundan bucağından yakalayabilirim belki. Bütün zayıflıklarımı birer teker önüne serdim çoktan, gücümü de sadece onun sevgisinden aldığımı söyledim. Onsuz kendimden hoşlanmadığımı da biliyor... ama olmadı bu: ilk maddeyle çelişiyor. Hay...
4. n/a
5. Hayatım buna bağlı olsa bile uygulayamayacağım bu kuralı ben Wily ile. İstesem bile yapamam üstelik. Daha onu görür görmez titriyor dudaklarım, nasıl saklarım? Kadın olmanın, ona aşık olmanın en lezzetli ve doyurucu tarafı gibi geliyor hatta onunla sevişirken. Orgazm olsam bile belli etmeyecekmişim. Mümkün değil hocam, tutamam bu nasihati.
Taktik ve strateji planlama ve sabır işi. Bana göre değil. İhtiyacım da olmadı bugüne dek. Planlarımızı Wily yaptı, biz birlikte uyguladık. Aklımdan geçeni, içimde olup biteni bilir o. İlüzyonla edinilmiş geçici ilgisini istemiyorum onun. O ellerini, dudaklarını, kendini çekene kadar üzerimden birlikteyiz biz. Sonra ben yine onunlayım.
Seçmediğim bu dersin notlarından kayık yaptım, drenaja akan suya bıraktım.
Posted by
caty blake
at
16:23
0
comments
Links to this post
Sunday, July 29, 2007
...Sürgün
Sıradan, 'normal' bir insanın en temel ihtiyaçlarından biriymiş aidiyet duygusu. Yemeye, suya ne kadar ihtiyacı varsa bedenini canlı tutması için, ruhunun da o kadar ihtiyacı varmış çevresine ait olduğunu bilmeye. Sevilmekten, kabul görmekten bile önemliymiş. (-miş’li geniş zamanla yazıyorum, bir teori sunar gibi görünmemek için. Wily hesap sorar gibi sorar çünkü bunların akademik historysini. Okuduğunu önce duygusal elekten sonra ampirik filtreden geçiren benim gibi sezgisel birine sorulmaz böyle şeyler.)
Holywood’un Anastasia'sını izlediğimde içimi burkan şeyin bir kadının kimlik bunalımı olmadığını biliyordum. Aynı duyguya, itilmiş bir kanalda saklanmış bir belgeselde rastladığım prens abdülkerim’in hikayesinde de yakalandım. Aklı başında bir tarih profesörü hanımın, forensic dedektifleri gibi yaptığı araştırmanın keyfine bile varamadım (ve itiraf ediyorum; ağladım. Evet sulugözüm ben biraz)
Tarihi sosyolojiyle açıklayabileceğimizi iddia edenlere gülmek istedim. Kişisel hırsların, zayıflıkların, kinlerin, hasetlerin, kıskançlıkların yönlendirdiği dünyada olayın sorumluluğundan kaçmak için 'toplumsal koşullar', 'değişimin kaçınılmazlığı', 'siyasi zorunluluk' kolpalarına sığınılması ne kadar da insani oysa.
Bir rejimi devirmek değişim mecburiyetinden olabilir, devrim toplumsal bir sürecin doruk noktası gibi görülebilir. Ama kendiliğinden oluşan, ilk hareketini 'bilinmez'den alan süreçler değil ki bunlar. Selefini öldürmeden sürüsünde iktidar tesis edemeyen hayvandan bizi ayıran bir şeyler beklemek romantik bir aptallık mıdır? Tesis edilen her yeni iktidar rejimini öncesinden 'intikam'a zorlayan nedir? Romanov'ları kurşuna dizen, Marie Antoinette'in 'aptal' başını narin gövdesinden ayıran vahşeti nasıl açıklar bana sosyoloji (tarihe olan güvenim sivilceyi tedavi edemeyen bilimden daha fazla değil)?
Cumhuriyeti ilan edip, acilen (1924’ün hemen başlarında) bir kanun çıkartıp (431… kanunlar nasıl numaralandırılıyor acaba?) 155 kişiyi sürgüne göndermek gereğine beni nasıl inandıracaksınız? Kurduğunuz 'genç' cumhuriyeti bu kadar kırılgan yapan nedir? Bundan önce yaptığınız 430 kanun hukuku tesis etmekte bu kadar zayıf mıdır? Yoksa bu hanedanının küçük kızları ve oğlanları bile sizi korkutacak kadar güçlü müdür?
"hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. osmanoğulları, zorla türk milletinin hakimiyet ve saltanatına vazıulyet olmuşlardı; bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. şimdi de, türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını, isyan ederek, kendi eline bilfiil almış bulunuyor. bu bir emrivakidir. mevzubahs olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız? meselesi değildir. mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. bu behemahal olacaktır. burada içtima edenler, meclis ve herkes, meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. aksi takdirde, hakikat yine usulü dairesinde ifade olunacaktır. fakat ihtimal, bazı kafalar kesilecektir" diyen 'adam' fikrimi incitiyor benim. İlk iki cümlede kuvvet, kudret ve zor'dan bahsedenin 'ben seni yendim' duygusunda olduğu görünüyor sadece gözlerime. Kişisel bir hırs seziyorum.
"efendiler, diyebilirim ki bugünkü felaket ve sefaletin tek nedeni bu hakikatin gafili bulunmuş olmamızdır. gerçekten, yedi asırdan beri cihanın muhtelif yanlarına sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini (yabancı) topraklarda bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna karşılık daima tahkir ettiğimiz ve aşağıladığımız ve bunca fedakarlığına ve iyiliğine karşı nankörlük, küstahlık ve cebbarlıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu gerçek sahibin huzurunda utançla ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım." (Yeterli donanımımla 276 sayfalık bir tez hazırlanabilir bu paragrafla (biraz cesaret de lazım tabi.)
Öldürdüğü insanın cansız bedenine eziyet ettiğinde cezanın daha da arttığını biliyorum. Vurup düşürdüğün adamı tekmelersen, bıçaklarsan, tabancayı doldurup doldurup üstüne boşaltırsan yaptığını 'nefs-i müdafa'ya, 'cinnet'e bağlayamıyorsun. Nefret kokuyor çünkü üstün başın.
Sürgün de böyle işte. Duygulardan arınmamış, hiçbir şekilde rasyonalleştirilemeyecek bir suç bu devlet eliyle işlenen. İnsanın insan doğmakla edindiği iddia edilen, anayasa ile güvence altına alınan bütün evrensel yasalara da aykırı. Mülkiyet hakkı, doğal vatandaşlık hakkı, doğal yargıç ilkesini yok sayıyor en başta. Her yeni rejim öncekinin 'yanlış'lığı üzerine kuruyor kendi haklılığını. Ama haklılığı hukuka dayanmıyor çoğu zaman. Hatta ilk yıllarını büyük ve 'true crime'lar üzerine kuruyor. Temel böyle atılınca da hiçbir şey 'doğru' olmuyor sonra. Bir aileye mensup olmak insanı nasıl suçlu yapar ki? Veya kanun bunu nasıl onaylar?
Eve gelen üvey annenin evin eski çocuklarını evden attırmasına benzetsem, yapılandan daha büyük mü olur benim yanılgım?
Abdülhamid'in büyük oğlu Abdülkerim amerika'da bir otel odasında ölmüş. Arkadaşı (ya da kuzeni) sigara almaya gidip döndüğünde elinde tabanca ile yatağında bulmuş prensi. Çağrılan ilk polis dedektifinin raporunu gösterdiler, "öldüğünden emin olunca oda araştırıldı, bir mektup arandı, bulunamadı" diye belirtmiş ölenin daha önce çin’de türk’lerin başına geçme hayallerine inandırılmış bir sabık 'türk' prensi olduğunu bilmeyen polis şefi. Neyse ki hata düzeltilmiş sonra oranın bir gazetesinin editörü tarafından. Doğrudan polis şefine yazılan bir intihar mektubu yayınlanmış. Araştırmayı yapan kadın profesör sormadan önce ben de çok şaşırmıştım adam intihar mektubunu niye allahın Amerikalı polis şefine yazıyor diye. Çan gay-şek veya stalin'in adamları yaptırmış olabilirmiş. Türkiye Cumhuriyeti daha genç tabi. Nerde öyle new york’a kadar adam göndermek falan. Çatlı'ların dedeleri kimbilir nerde o zamanlar?
"Tanımıyorum ulan ben sizi" deyip yedi yüzyıllık geçmişi silmenin; dili, alfabeyi değiştirip bütün geçmişinden kopmanın mantığı nedir anlatsın bana tarihçiler, sosyologlar. İkna olmayacağım. İnsandan intikam almaktır bunun adı benim nezdimde; ve en alasından bir nefret suçudur. Psikolojiktir, tanrı olmak isteğidir, olmamışlıktır, beceriksizliktir.
Yargılasan yargılanmaz, 144’ünü birden assan olmaz. Sürgün bireysel nefret ve/veya kıskançlık ve/veya hırsın çaresizlikle başvurduğu çaredir. Sürgün insanlık suçudur!
Posted by
caty blake
at
16:56
0
comments
Links to this post
Tuesday, July 24, 2007
...rules of attraction

bu yandaki resmi niye çekmişler bilmiyorum. filmde neden yok onu da bilmiyorum; başka her şey vardı çünkü. bu bol ilişkili filmdeki kızların hepsi gayet straight idiler, herkes sevişmekten öldü ama ölüyle sevişmediler.
keşke kitabını okusaydım filmlerinden. okusaydım da görseydim belki de başka türlü çekilemeyeceğini. geri sarım izletilen sahnelerin kitaptaki hangi duyguyu yaratmaya çalıştığını söyleyebilirdim o zaman. "running after the unexisting love" diye vurucu bir cümle kurardım eğer camden'da literature adapted motion picture 101 dersinde fikir sorsalardı. yani ki sevmedim bu filmi.
'hiçkimseyi asla gerçekten tanıyamazsın' saptamasına ne gerek var hem. mektupları yazanın kim olduğunu bulmaya bile gerek görmeden bir hayale aşık olunca insan, tanımaktan kaçınacak elbette. haksızlık etmeyeyim ama; belki de kimi seversen sev herkes birbirine benzer sonunda demek istemişlerdir. Ah bir cümle daha vardı; 'başkasıyla yatmam sana sadık olmadığımı göstermez' diyordu creek'lerin dawson. eskiden olsa şiddetle savunabilirdim bile ben bunu.
Dedim ya; sevmedim.
Posted by
caty blake
at
15:25
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
Saturday, July 14, 2007
...my heart as a coffee cup
yolların ucunda seni kucaklıyorum, her işin arasında sana sarılıyorum, üç hayattır sana yapışıyorum.
sağdan ikinci figürdeki hayalet kediyi gördün mü (kulaklarına bak, sen de tanıyacaksın) o işte benim gece gündüz seni arayışımı anlatıyor. bir evin çatısının üzerinde uçuyor... rüyalarımda hani, küçük bir kızken yürüyordum ya... o işte.
daha doğmadan ruhum da senin peşindeydi... şimdi anlıyor musun ellerimi, ağzımı, bedenimi neden alamıyorum üzerinden?... neden her fırsatta sana sarılıyorum?... çünkü sen olmadan ben olamıyorum.
Posted by
caty blake
at
15:06
0
comments
Links to this post
Labels: ŞEYLERİM
Tuesday, July 3, 2007
...simply red
hepsi bu kadar değil... fıstık yeşili, haki yeşil, pembe, beyaz, kahverengi ve şüphesiz siyah da yapabilirdim. ama victoria'yı kıskandırmak istemem.
Posted by
caty blake
at
12:39
0
comments
Links to this post
Labels: ŞEYLERİM
...i've got the blues
something new, something old, nothing borrowed but all blue... fotoğraf da teşhircilikten başka şey değilmiş.
Posted by
caty blake
at
12:33
0
comments
Links to this post
Labels: ŞEYLERİM
Friday, June 29, 2007
...i've passed this one
Posted by
caty blake
at
13:17
0
comments
Links to this post
Labels: ŞEYLERİM
...working class hero
bu green day'in
bu da john lennon abimizin
As soon as your born they make you feel small,
By giving you no time instead of it all,
Till the pain is so big you feel nothing at all,
A working class hero is something to be.
They hurt you at home and they hit you at school,
They hate you if you're clever and they despise a fool,
Till you're so fucking crazy you can't follow their rules,
A working class hero is something to be,
A working class hero is something to be.
When they've tortured and scared you for twenty odd years,
Then they expect you to pick a career,
When you can't really function you're so full of fear,
A working class hero is something to be,
A working class hero is something to be.
Keep you doped with religion and sex and TV,
And you think you're so clever and classless and free,
But you're still fucking peasents as far as I can see,
A working class hero is something to be.
There's room at the top they are telling you still,
But first you must learn how to smile as you kill,
If you want to be like all the folks on the hill,
A working class hero is something to be.
If you want to be a hero well just follow me.
Hepsi tamam ama sonu olmamış. Birinin peşine düştükten sonra öpeyim öyle kahramanlığı.
Posted by
caty blake
at
09:31
0
comments
Links to this post
Labels: SING SING SING
...Anneyle insanlığımın ilk dakikalarını konuştuk. Kalabalık sevmeyen sinir bişeymişim. Dokuz aylıkken konuşmuşum… Çişimi söylemişim hem de. Belki huggies falan olsaymış söylemezmişim. Kaynatılıp ütüyle yumuşatılan bez bağlandığı için kişisel hijyeni pek çabuk öğrendim belki. Belki de cidden zekiydim, bu konuda ne kadar objektif olabilirim ki? İlle de anne diye tutturmazmışım, başka evlerde çok kolay kalabilirmişim, bu yüzden bütün çocuk hastalıklarını daha okula gitmeden geçirmişim. (Not edelim, lazım olur; kızıl, suçiçeği, boğmaca, kabakulak) Bir de felç hikayem var; beyaz gözlü (mavi değil, bu beyaza yakın gri bir göz rengi) müfettiş ruhlu bir uzak akrabanın kucağında geçirdiğim okuma-yazma sınavının ardından bacaklarım tutmamış. Babamın kucağında arzunun babasına götürüldüğümü hatırlıyorum. Masasının üzerinde bir kadeh rakısı hep bulunurdu, içtiğini hiç görmedim ama standart bir ofis süsü olmadığına göre içiyordu muhtemelen. Tedavinin detaylarını hatırlamıyorum, babamın şiddetli korkusunu, her zamankinden daha önemli biri oluşumu, hediye gelen bir sürü kitabı hatırlıyorum sadece.
Mavi ciltli milliyet yayınları, ilk okuduğum roman “çitlembik”; ağaçlarla konuşan bir minik kızın hikayesi. Pinokyo (bunu sevmemiştim, basit bir tahta çocuğun hatalar yapmasına bu kadar bozulur mu peri dediğin, bir tahta akıl bu kadar cezalandırılır mı? İki sene okul tatili… (bu milliyet yayınlarından değildi, karton kapaklı bir avantür) Ama en güzeli ‘küçük kız’dı. Kimsesiz bir yavrunun Paris’e doğru çıktığı yalnız yolculuk; okuduğum ilk kitapların ikisi de heroinliydi. Belki kadının kendi hayatının kahramanı olması fikrini bu tuhaf rastlantıyla edinmişimdir. Okumayı çözdüğüm çizgi romanların eli silahlı, gubidik, sorunlu, takıntılı arkadaşlı erkek kahramanları çizgidendi. Cecile (yazıldığı gibi okunuyordu benim kitapta, apostrofla ayrıldığında aldığı ekleri yanlış yazmışlardı hep, büyüklerin basit hataları kolay yaptığı fikrim de o günlerden kalma sanırım) konserve kutularını tencere yapabiliyor, kendine bir iş bulana kadar hayatını ne güzel yürütüyordu. Kahramanlık diye ona dedimdi ben. Hala hayata tutunabilen herkesi kahraman bilişim de bundan.
Babamın kucağında dolaştığımız hastane, doktor, röntgen evrelerine tahammül edip, eve dönüp kitaplarımı okumayı bekliyordum ki, doktor arzununbabasıamca ‘nazar’ teşhisini koydu. Uykuda yürümelerimi de benzer bir yöntemle çözmüşlerdi, teşhis sevindirmiş bile annemleri. Eve iki tuhaf kadın geldi, acaip simya işlemleri uyguladılar; altına dönüştüm. Belki o kadar kitap gelmemiş olsa daha erken ayaklanırdım. Belki de korkak abim başucumda ağlamasaydı uyuduğumu sanıp, o yazı yatakta okuyarak geçirirdim. Bir daha yürüyemeyeceğimi hiç düşünmemiştim yatarken, numara da yapmıyordum (en azından bilerek).
Wily bu hikayeyi hiç bilmiyor. O yaz yeni biten yazlıklarını yerleştirmeye gitmişlerdi. Onunla olmadıktan sonra sokağa çıkmanın keyfi yoktu zaten. O yaz, o dönene dek kitap okudum.
Posted by
caty blake
at
09:22
0
comments
Links to this post
Labels: GÜN'DÜK
Tuesday, June 26, 2007
...uberrima fides
üç gündür taslak bu post. sonunda her şeyini silmişim sadece başlığı kalmış. böyle bir başlığın boş kalması uğursuzluktur, başka şey değil. hiç kullanmadım ben 'güvenmek'i. güvenmek birine kendini yük etmek demek. ancak korkak bir insanın başvuracağı bir tuzak olabilir. zaten 'aşığım sana' diyerek bir kemente doladığına bir de 'güveniyorum sana' demek ayıp şey. kimseye bu kadar yüklenilmez.
'inanmak' iyi ama. daha tekil bir fiil. sadece beni ilgilendirir. kulluk vazifesi gibi. 'tanımak' gibi. var olduğunu kabul etmekle başlıyorsun ilk evvela. ve orada da kalıyorsun. var işte o. varlığına inandığın için sonra tanrım olursa da, o benim sorunum. onu ilgilendirmez. tehlikeli bir kelime bir de bu. şeytan çeken, evil attracting word. where exists the belief, there appears the devil. (bu atasözünu thurmaston'lulara armağan ediyorum). şeytan inanç sevmiyor, nedenini tahmin edebiliyorum. korkak insan demişim yukarda, ben de korkuyorum. bazen içim buz kesiliyor korkudan. numb oluyorum. hiçbir şey etkilemezmiş gibi geliyor. çekip gitse mesela, en çok babam öldüğünde olduğum gibi olurum sanıyorum. ama bir kara delik açılır içimde, kendi içimde kaybolurum.
cehalet mutlulukmuş sahiden... ve öğrenmek zormuş. yanılmışım ben; allah elif'le ama aşk ayn'la yazılıyormuş.
Posted by
caty blake
at
01:16
1 comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Tuesday, June 19, 2007
...böyle güzel bir anıt olur mu? yapmışlar, olmuş. insana değil, yaptıklarına tapmakla ilgili olmalı. (tapmak benim yakıştırmam, her tür anıtı tanrıya şirk koşmak kabul edenleri yatıştırmam) tanımam etmem kendisini. ama ben adorno olsaydım, ne kadar ölmüş olursam olayım, şehrin göbeğindeki bu güzel odaya arada bir uğrardım.
wily sandalyesini rahatsız buldu. (konformist sevgilim benim)
Posted by
caty blake
at
01:17
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Sunday, June 17, 2007
...Şefkatli dokunuşu küskünlüğümü gidermedi, sadece korkumu azalttı biraz. Ağladığımı anlamıştı, gözümden öpmesinden belliydi. Ama bişey söylemedi; söylesin isterdim. Utanacağımı düşündüğünü biliyordum ama onurumun kurtulmasından daha kuvvetliydi yatıştırılma ihtiyacım. O sabah da başka bir anlaşma yapıldı sessizce; inanç koşulsuz olacaktı.
Islak saçlarımı iki eliyle tarayıp düzeltti, gözlerime üfledi kurusunlar diye herhalde. Misafirleri gelmiş gece. Geç yatmışlar. Beni almaya gelmiş uyanır uyanmaz. Kahvaltıyı onlarda yapacakmışız. Utandım. Onu bekleyememiştim. Söyledim annemlerle yediğimi. 'Olsun' dedi. Elbiseme baktı, beğendiğini anladım. Merdivenleri yanyana indik, terliklerimi giyecektim, beyaz atkılı pabuç çıkardı portmantodan. Yine o 'farklı bişey var' duygusu yüreğimden, boğazımdan gözlerime yükseldi. Tuttum kendimi. Kontrol etmeye hiç gerek olmamıştı daha önce duygularımı. O sabah aniden öğrenmek zorunda kaldım. Merakımı bastırmayı, soru sormamayı hatta çıkışmamayı da. Merakımla eğlenmediğini biliyordum çünkü. İki çocuk gelmiş evlerine, ikizlermiş. Bir süre kalacaklarmış. Sesinden anlamıştım; yazı birlikte ve yalnız geçirmeyi istiyordu o da, ama evsahibi olarak görevleri vardı, yanında olmamı istiyordu. Bahçe kapısından çıkınca bileğimden tuttu yine, ben de yeniden kaldırabildim başımı.
Bahçe kapısından girince gördüm onları. Sapsarı saçlıydılar, kızın örgüleri bu sabah yapılmıştı daha, uçlarında ince küçük mavi kurdeleler vardı. Hani ikizdiler? Yanlarına gidince bıraktı bileğimi Wily. Burçin ve Burak. Burçin saçlarımı kısa buldu. Elbisem olmasa erkek sanacakmış beni. Ben onunkileri beğendiğimi söyledim. İki örgüsünü iki eliyle tutup arkasına attı. Burak gülümsedi. Erkekte mavi göz 'aileden' duygusu yaratır hala bende.
Wilyninannesi teyze salona kurduğu kahvaltı masasına fırından yeni çıkardığı şeyler götürüyordu. Wilyninbabası amca her zamanki koltuğunu misafirine vermişti. Dede olacak yaşta olmadığı halde beyazlı kıvırcık saçları, babam gibi mavi gözleri vardı misafir amcanın. Wily bileğimden tutup misafir amcaya götürdü, tanıştırdı beni. Uzanıp ilgisizce saçımı okşasa sevmeyecektim amcayı. Gülümsedi bana ve wilyye çok güzel olduğumu söyledi. Yanaklarım kızardı ama gülümsedim ona, oğlu gibi güzeldi o da. Benden konuşmuşlar, Wilynin olduğumu biliyorlarmış demek ki...
Bu masada ilk kez yemek yiyecektim. Biz Wilyyle ya mutfakta, ya bahçede, ya da tepsiyle çıkardığımız odasında yerdik hep. Annesi Wilynin yanında yerimi gösterdi, o börek servisi yaparken ekmek sepetini getirmemi istedi mutfaktan. Döndüğümde Burçin yerimde oturuyordu. Gözgöze geldiğimizde anlamıştım beni sevmediğini. Sevilmemek alışık olduğum şey değildi. Tuhaf geldi. Geçtim ben de onun yerine oturdum.
Yemediğimi belli etmemenin yollarını keşfedeli çok olmuştu. Tabağıma alacakmış gibi sık sık sofraya uzanmak, onlar bana bakarken çiğner görünmek için ağzımda sürekli bir lokma bulundurmak gibi şaşmaz hilelerim vardı. Dikkat çekmemek görünmez olmak gibiydi, biliyordum. Uyur numarası yaparken gözlerimi oynatmamam gerektiğini, dudaklarımı hafif aralamayı, derin ve yavaş nefes almayı da biliyordum. Gözlerimi Wilyye dikmeden, Burçini izlemekten kendimi alıkoyarak yememeyi başardım. Büyükleri dinliyordum dikkatle. Ne zaman gideceklerdi ki? Üniversitede işi varmış babanın. Eksik kalan bişeyleri tamamlayacaklarmış. Bir iki gün de İstanbul'u gösterecekmiş eşine ve çocuklara. Sonra Dikili'ye gideceklermiş yazlığa. Ohh... rahatlamıştım. Belirsizlik kalkınca keyfim yerine geldi. Nefis böreği iştahla yedim.
Doyduğumuza kanaat getirince kalkmamıza izin verdiler. Bahçeye çıktık birlikte. Wilynin yanından ayrılmıyordu beni hiç sevmemiş Burçin. Yaptığından utanmasın diye kendimi geri çektim. Burak'a çevreyi gezdirdim. Sokağa çıktık, bizim eve götürdüm. Annemlerle tanıştırdım. Odamı gösterdim. Oyuncağımın olmayışına şaşırmış gibiydi. Bütün vaktimi Wilyyle geçirdiğimi söyledim. Bahçeye çıktık yine. Annem bir tabak kiraz verdi, arka bahçede hamakta oturup kirazlarımızı yerken sabır ve tahammülün hayatımda hep var olacağını farkettim.
Wily ile birbirimizi hiç yüksek sesle çağırmazdık. Nerede olduğumuzu bilirdik hep, usulca yanına giderdik diğerimizin. İsimlerimiz büyülü gibiydi, gerek olmadıkça söylemezdik. Sokakta birbirimize seslenmezdik, başkaları da duyup bakmasın diye. Dünyamız iki kişilikti, kimse keşfetsin istemezdik. Ama bu sabahın ilk saatlerinden beri her şey değişikti. Wily'den önce sesini duyduk. 'Ketiii' diye bağırıyordu. Korktum, sıçradım korku ve (tuhaf ama) suçluluk duygusuyla hamaktan. Burçin'i elinden tutmuş görünce altüst oldum. Bileğinden değil, elinden...
O yanımdayken hep hissettiğim huzur yoktu. Anlayamadığım bir tuhaflık vardı şimdi aramızda. Tanımadığım bir kıza hissettiklerimden, tanıdığım Wilynin anlamadığım bakışlarından, bu kalabalığın bana yaşattıklarından hiç hoşlanmamıştım. Onlar yemek için 'evlerine' gittiklerinde anneme söyledim, abim nananeme götürdü beni. Tuhaflık bendeydi çünkü. Nananem bana o hafta kıskançlığı öğretti. Engelleyemezmişim, canımı yakarmış, 'o' neden olmazmış. Sevgiyi kıskanan şeytan sokarmış aklımıza. İnanmak koşulsuz olmalıymış.
Ben Wily'ye bakan hayran gözleri hep anladım. Ben de onu ilk gördüğümden beri hep öyle bakarım. Birgün sevmekten daha mutlu olacağı başka birini görürse, beni düşünüp üzülmeden onunla oynayabilmesi için kaybolmayı nananem öğretmedi ama. Onu ben kendim buldum. Fedakarlık değil, gözlerimde sadece ona bakarken duyduğum hayranlığı görsün istediğim için. Kıskançlıkla kızarmış gözlerimi saklamak için.
Posted by
caty blake
at
14:41
0
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Sunday, June 10, 2007
...Her şey ne güzel denk gelmişti o yaz. Wilyninbabası amcanın işleri vardı, annesi de onu yalnız bırakmak istememişti. Hem misafirleri de gelecekti biyerden, yazlığa gitmemişlerdi. Babamın da yeni bir ihalesi vardı, annem onsuz olmayı sevmezdi, biz de kaldık istanbul’da. Erkeklerini bırakmayan kadınlar gurubundaydım ben de dolaylı olarak.
Dünya bizi unutmuştu. Erkeklerini bırakmakta sakınca görmeyen, yanık ten sevicisi kadınlar, veya işleri uygun olanlar çocuklarıyla birlikte çekilince sokaktan, biz de dünyayı unuttuk. İyilikler peşimizi bırakmıyordu. Her gün daha geç kararıyordu hava, daha geç gidiyorduk yataklarımıza. Her sabah, güneş daha yaprakların arasından sızamadan geliyordu. Ne kadar erken gelirse gelsin ben hep hazır oluyordum. Kahvaltı da.
İki turuncu tabakla, (üç taneydiler aslında, iki tane kalsın diye birini gizlice çöpe atmıştım) sarmaşığın altındaki masaya kurmuş oluyordum kahvaltı sofrasını. Annemin hazırladıklarını masaya taşıyordum. Her şeyden sevdiği kadar, sevdiği her şeyle. Bir önceki akşam ayrılmadan önce sorduğu sorunun cevabını veriyordum ona kahvaltı ederken. En güzel ritlerimizden biriydi bu. Sorduğu soruya en beklemediği cevabı düşünerek uyuyordum, onunla uyuyordum. O da verebileceğim cevapları düşünüyor olmalıydı ki, konu onu masada bırakıp kalkarken başladığımız yerden çok uzakta oluyordu. Sonra küçük bir mahalle turuna çıkıyorduk. Alt sokaktaki köhne eve uğrayıp kontrol ediyorduk düzenli olarak. Terkedilmiş hali içimizi acıtıyordu sanırım, yaşlı birini ziyaret etmek gibiydi. Tadilat planları yapıyorduk. Biz büyüyene kadar hazır olsun diye bir vişne fidanı dikmiştik arka bahçesine, her sabah en azından onu suluyorduk.
O yaz güneş çok tembeldi. Tembelliği de bulaşıcı… Dokunduğu her yeri ağırlaştırıyordu. abimin dergilerinden birini alıp arka bahçedeki hamağa oturuyorduk salıncak gibi yan yana. Resimlere bakarak öykü yazıyorduk. Her resimde zorlaştırıyordu işimi, aklıma ilk gelenden şüphelenmeyi o yaz ondan öğrendim. Öğleleri hangi eve yakınsak o evde doyuruyorduk karnımızı. Ailelerimizle sürtüşme yaratmadan görünmez olmayı başarmıştık. Birlikte olduğumuzda merak etmemeyi öğrenmişlerdi. Aramıyorlardı bizi, rahattık. Belki bilseler uzun keşif yürüyüşlerimize, o köhne evde geçirdiğimiz zamanlara engel olabilirlerdi. İki sokak aşağıda devam eden inşaatta çivi topladığımızı, kattan aşağıda yığılı kumlara atladığımızı da biz söylemeye gerek duymuyorduk. Wily bana zarar gelmesine izin vermezdi, onunlayken bana hiçbir şey olmazdı, ona ilk günden beri inanıyordum. Akşam olup ayrılma vakti geldiğinde kısacık saçlarımın arasına elini sokup, sorusunu kulağıma fısıldardı. Sokağın köşesinde gözden kaybolana kadar ardından bakıp, onun eve gidişini, annesine görünüşünü, küçük sohbetini, merdivenlerden yukarı çıkışını, odasına girişini hesaplayarak odama çıkardım. Pencere içindeki fenerlerimizin cevapsız kaldığı olmadı. Sonra inip aileye karışırdık. Babaların kucağında oturma, kendini sevdirme, el ayak yıkama, pijama giyme ve yatmak için tekrar yukarı çıkma. Yanımda yokken attığım her adımı onun izlediğini bilerek attım, onu tanıdığımdan beri hiç yalnız kalmadım.
O akşam sorduğu soru çok zorlamıştı beni: ‘baban annenle evlenmeseydi?...’ Düşünceleri takip edemedim. Olasılıklar çıldırtıcıydı. En korkunç olanının etkisiyle farklı olmak istedim o sabah. Nananemin diktiği beyaz elbiseyi giydim. Annem, babam ve abim bahçede bir komşu teyzeyle kahvaltı ediyorlardı. Mutfakta tepsi içinde bizimki de hazırdı. İki turuncu tabakla birlikte. Elbisenin etkisini arttırmamak, bahçedekilerin dikkatini çekmemek için götürmedim bahçedeki masaya. Yanlarına gittim. Babam dizlerinin arasına çekip saçlarımı öptü, annem elbise küçülmeden bir kere olsun giydiğim için memnuniyetini belirtti. Sonra kahvaltılarına ve konuşmalarına geri döndüler. Nerde kalmıştı? Beklediğimi belli etmemek için o kadar çabaladım ki annem açlığımı hatırladı. "Wily uyuyor herhalde, bugün bizimle et kahvaltını" Ettim. İhanete benzer bir duygu boğazıma dizdi lokmalarımı. Elbiseyi giymemiş olsam, ilk dilim ekmeğimden sonra koşmadan ama acele adımlarla giderdim Wilylere. Çıkıp değiştirsem merak konusu olacaktı. Üff çok merak ediyordum.
Düzeni değiştirmiştim. O elbiseyi giymiştim ve o gelmemişti. Sorunun cevabı aklıma kötü bir şey getirmişti ve her şeyi ben bozmuştum. Canım yanıyordu. Gözlerim ıslanmıştı, damlalar dökülmesin diye öyle çabalıyordum ki burnum yanıyordu. Onsuzluğu bir kere düşünmek, onsuz kalmama yetmişti. Yavaşça kalktım masadan eve girdim. Abim gelir belki diye annemlerin odasına girdim. Yatakla pencere arasına yere oturdum. Gözyaşlarım tutmayı bıraktığım anda dökülmeye başladılar. O sabah gelmeyişi değildi beni böyle ağlatan. Onunla karşılaşmama ihtimalinin acısı yakıyordu içimi. Yazın bütün neşesi, güneşin bütün sıcaklığı, onunla geçireceğim anların huzur veren heyecanı içimde açılan bir delikten kaybolup gitmişti. Hıçkırmaya başladım. Yataktan çektiğim yastığa gömdüm yüzümü.
Ne kadar ağladım bilmiyorum. Utanmam gerektiğini düşünüp şaşırdım; yalnızdım. Beni izlediğini hissetmiyordum. Bunu fark etmek çok korkunçtu. Yalnızdım, yoktu. Yüzüstü uzandım yere. Yastığa gömdüm başımı, boğulur gibi ağlıyordum. Dayanamayacağımı anlayınca hıçkırıklarımı dindirmeye çalıştım. İçimi çeke çeke banyoya gittim. Yüzümü yıkadım, avuçlarıma su doldurup gözlerimi açtım içinde. Kimse anlamamalıydı ağladığımı, cevaplayamayacağım sorular sormamalıydı. Saçlarımı ıslattım, ‘sabun kaçtı gözüme’ derdim belki. Kirpiklerim, gözlerim kurusun diye kocaman açarak gözlerimi odama girdim. Oradaydı. Kızgınlık çarptı önce… Sonra küskünlük… Sonra rahatlamayla gelen bir ağlama dalgasını bastırdım. Bişey demedik. Yanıma geldi, önümde durdu. Gözlerine dikmiştim gözlerimi, uzanıp gözümden öptü.
Cennet yokmuş... Kaybetme korkusu cehennemmiş. Onu da o sabah öğrendim.
Posted by
caty blake
at
13:47
1 comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Saturday, June 2, 2007
...faşist non figurative resim yapamaz
bu muhteşem tespiti bir magazin programından çektim çıkardım. Sevgili Cüneyt Arkın resim sergisi açmış, katmerli sanatçılığını gözler önüne sermiş olmanın verdiği cüretle homoseksüellere geydiriyordu. içinde yer almadığı yeni dönem türk sinemasının kendini toplumdan soyutlayan hallerinden çok rahatsızdı. "binlerce sorunu var halkın, bunları bırakıyorlar, kimseyi ilgilendirmeyen şeylerle uğraşıyorlar. homoseksüelliği bile konuşulur hale getirdiler" diyor bir "örnek sanatçı" olarak. "çok rahatsız oluyorum, üstelik de doktorum ben" deyince bilinçaltım Josef Mengele ismini uzattı aşşadan. Sarışın, mavi gözlü, yaşına rağmen dinç, yanında her zaman destekçisi (isimsiz) karısı, çizdiği resimlerin önünde görünce her şey bitince resim yapmaya başlayan başka bir isim daha uzattı verdi aşşaadan.
non figuratif sanat (çoğunlukla da resim)bu dünyada görünüp, başka yerlerde yaşayan adamların işi. picassonun 'elmalı kadın'ında ne elma, ne kadın görebilmiş biri olarak picassoya "yalançı" diyebilirim, "bunu emekli bir asker de yapabilir" de diyebilirim. Ama anlamadığım her şeyde bir fevkaladelik olabileceği ihtimalini değerlendiren bir korkağım ben. Kendini kendi algısıyla sınırlayan adamdan faşist olur mu... nefis olur!
o kadar beğeniyordu ki kendini cüneyt arkın. sinemada denenen saçmalıklarla ilgili leziz tespitlerine (benimkinden leziz olmasın) doğruluğu su götürmez kesinlikte bir referans gösteriyordu. "türk halkı ipne sevmez."
çocukluğumdan beri izlediğim filmlerinde hep onun adına utanmış biri olarak, onu "hoş" görme terbiyesizliği yaptım ben. ipne sevmez türk halkı da öyle yaptı. onun filmlerini çeerdeh çitleyerek izlediği sinemalardan çıkıp komşusunun "dişi" eşşeene duyduğu aşkı tazelemeden dönmedi evine. ona gösterdiği saygının aynını sahneye apartman topuk/mini etek/mizampili saç/makyajla çıkan sanat güneşine de gösterdi. sanatçının kendinden farklı olacağını bilen bilge bir tarafı varmış demek ki.
o taraf bunda yokmuş işte. ferzan özpetek'i sinemayı kendi sapıklıklarına alet etmek için kullandığını söyledi, sonra hepsi birer van goh tablolarını gösterdi.
yukarıda gizlice bahsettiğim diğer sanatçının eserleriyle benzerlikleri şaşırtıcıydı. natür mort, ölü doğa, still life seviyor faşistler. elmayı, çiçeği, kirazı, eriği düzgünce yerleştiriyor, biçimlendiriyor sonra resmediyor ki dağılamasın tekrar. kafaları pırıl pırıl, hiçbir hezeyan yok, net, açık. onun için çiçek, çiçek... kadın, kadın... ipne, ipne... benim için de öyle. o yüzden ben haddimi biliyorum, resim çizmiyorum işte.
(ne tuhaf, bu yazıyı bir resimle süsleyeyim diye google'da aradım: kenan evren resimleri... ya herkesi kendine benzetmiş; sadece fotoğraflarına ulaştım... ya da 'halk' cidden bir bilge barındırıyor içinde; yaptıklarını resimden saymamış)
Posted by
caty blake
at
10:51
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Friday, June 1, 2007
... emma murdoch/marion silver/alicia nash vs. trinity
...bu üçü bir trinity etmez.
trinity neo'sunun her zaman arkasında-yanında-önündedir. ne onu ne ona inancını sorgular. o'nunladır, o'nundur, o'dur. zor anlarda ona "güvenmez", kendisi güven verir. amaçdır önemli olan, gerçekleşmesi için gerekirse efendice, bir öpüşle yetinerek ölür. ayakta durmak, savaşmak için neo'nun dibinde olmasına gerek duymaz, gücü kendindendir. ve sadece gerçek gücün yapabileceği gibi gerektiğinde her şeyden vazgeçebilir. saçı kısa, gözleri gizli, giysisi siyahtır.
o'nun rüyası için rüya olmaktan korkmaz.
diğer üçü öyle mi ya... saçları uzun, kaşları kalındır. ve ona kırmızı yakıştırılır. dik durabilmek için john/harry/john'a dayanması şarttır. onlar vermezse bu olmaz. onlar vermezse bu başka yerden bakınır. onlara inanmaz, güvenmek ister sadece. onlar ölse bile buna rüyalar getirmelidir. onların rüyası biterse başka rüyalara yatabilir.
yardım/bakım/şefkate muhtaç halleri adam öldürür, talepkardır. onlara rüya görünümlü kabus olur... ve rüya paylaşmaz.
Posted by
caty blake
at
16:20
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
...işte bir üye daha!

wily'nin filmlerinden çıkıp duruyor bu. dark city'de de çıktı. hem beğenip, hem kıskandıklarımdan. kaşları dökülesice... (dövme yaptırır bişe olmaz)
Posted by
caty blake
at
12:57
0
comments
Links to this post
Labels: FOLIE A DEUX
...nutjob
-karım deli mi doktor?
-cik cik cik... bu kelimeyi kullanmıyoruz! karınız ruh hastası.
sensin ruh hastası, u control freak! i just wannabe this way. i love to be nuttier than a fruitcake. i hate feeding myself with human flesh just like u do. stop tearing me out. stop eating me. (you got a little something in your teeth by the way.) if it's a must, i rather eat my own brain. mmmhh deli''cious!
Posted by
caty blake
at
12:38
0
comments
Links to this post
Labels: GÜN'DÜK
Wednesday, May 30, 2007
...başka bir dünya yine ve yine başka bir ben. tanıdık gelen hiçbir şey yok. ama buralar yabancı oradayken. soluk kızıl gibi, pembemsi bir gökyüzü. atmosfer biraz daha yoğun, içinden yürürken yarıp geçtiğini hissediyorsun, sarmalıyor. yer kaslı bir insan vücudu gibi gözenekli, nefes aldığını hissediyorsun üzerine basarken. adımlar daha dikkatli atılıyor orada, suda yürür gibi yavaş basılıyor üzerine. hızlı ve keskin hareket edilmiyor, sanırım gerek de duyulmuyor.
zemin evde sert, endişe etmeden basılabiliyor. evimin "duvar"ları içerdeki için yok, dışardaki için var; biliniyor ama görünmüyor. eve yaklaşanı görüyorum her yerden, o göremiyor. kapı değil ama geçişi mümkün kılan bir bölüm var, onu sadece içerdeki biliyor, içeri girmek isteyene yerini gösteriyorum, oradan geçiyor. gelen bir 'dost' ama tatmin etmiyor. beklediğimin gelmesine çok var, onu da biliyorum. üzgün değilim, tuhaf bir huzur var içimde, beklemeyi seviyorum.
bilinçaltım konuşuyorsa benimle bu dili bilmiyorum ben. dışarı çıktığımda adımlarımı sakınacağımı bilmek de ne demek? kapının yeri neden değişiyor sürekli? çalınamasın diye mi? bu düşsel gezegen benim tek kişilik dünyam mı? gelmesi uzun sürecek biri gerçekten böyle huzurla beklenir mi bu dünyada...?
peki neden nasıl indiğimi bile bilmeden, salondaki kanepede uyandım? ve nedenini bile bilmeden neden ağladım?
Posted by
caty blake
at
21:33
0
comments
Links to this post
Monday, May 28, 2007
...iletişim eşitler arasında olur
S.Ö.Z. kendine saklamadığın, ipini kırdığın, ortaya saldığın düşüncelerin. asla kastetmediğin anlamlara bürünüp dengesi bozuk bir bumerang gibi böğrüne saplanacak kendi silahın. kelimeler ağzımdan kaçtıktan sonra benim değiller artık. ben onu söylerken bilincimin altından neler kaçtı yukarı bilmiyorum ki; o kelimeleri bana ne seçtirdi, o cümleyi neden öyle devirdim, nerden bileyim. ya o ne haldeydi? hangi duygu durumundaydı? o cümlelerin ne kadarını aldı, nasıl yoğurdu, beyninde hangi dolaba kaldırdı? kimbilir ben ne dedim, o ne anladı... bunlar sözün sarfedildiği anla ilgili muğlaklıklar... ya zamanın etkisi? kimbilir o sözlere neler olacak, onun aklında hangi işlemlerden geçecek? kıskançlık sosuna yatırılabilir, nefrete bulanabilir, umursamazlık poşetinde buzluğa kaldırılabilir. çıktı bir kere benden; benim değil artık, eline geçiren dilediğini yapabilir.
insan biraz hesap yapsa, azıcık düşünse lal olur kalır.
insan konuşmayı ne kadar geç öğrense o kadar iyi. söz tasarrufu teşvik edilsin. kelimeler anlamlarını yitirmesin, pelesenk olmasın, dünya bok olmasın. devrim deyince dünya devrilsin, aşk deyince ölü dirilsin.
ota boka şiir yazmasa, ihtiyaç duyduğunda kelimeleri bu kadar kifayetsiz bulacak mıydı orhan veli? ya ben sevgimi anlatabilmek için böyle sayfalarca yazacak mıydım wily'ye?
Posted by
caty blake
at
20:53
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Friday, May 25, 2007
...bütün gün açık camın içinde oturdu. bahçeye inecek oldu çığlık çığlığa kovaladılar. kaçmak zorunda kalmakla parça parça gururunu kuyruğuna taktı zıpladı yine cama. bu çift geçen yıl taşındı bizim buraya. alakarga diyorlar, ben saksağan biliyorum. karga olamayacak kadar zarifler bikere. huysuzlanmakta haksız sayılmazlar, sezon açıldığından beri iki kuştan kalanları ben gördüysem onlar da görmüştür. kimsenin yavrusunu gözünün önünde yememek lazım demek ki...
yavru yemek dedim de... kız-oğlan annesi çekişmesine çeksem konuyu oradan süner mi ki? her anne oğlunun sevgilisiyle tanıştığında huzursuz olur muhakkak. kendi göğüslerinden cork cork çektiği sütün izlerini kurutamamıştır o daha oğlunun dudaklarında. aynı dudakların şimdi "şu" kızın göğüslerini emdiğini düşünmeden edemiyordur. her banyosundan sonra kurularken her yerine bıraktığı kendi dudaklarının izini artık hatırlamayan oğlu "şu" kızın dudaklarının altında kendinden geçiyordur. şefkatle öpüp kokladığı pipi artık "ohh" olmuştur; yine "şu" kızın yüzünde, gözlerinde, dudaklarında, dilinde dolaşıyordur. kendi ılık-yoğun-ekşimsi-güzel sütüyle besliyordur "şu" kızı. dayanılır gibi değil tabi ki de.
kızlar sevgililerini herkesten sakınıp saklasınlar. kimseye söylemesinler, birinin oğlu olan kendi erkeklerine gizli saklı tapsınlar. ancak bir kadının bir erkeğe yapacağı gibi... ilk kadının izleri o güzel bedenden ancak böyle silinir. öpmedik, koklamadık yerini bırakmamak lazım.
kadın onun annesine asla kızamaz; şükran besler hatta onu yapıp kendisine verdiği için. ama o yavru, birinin sevgilisi de olmuştur senden önce. Sana yaptığında aklını aldığı şeyleri 'o' kadınlara da yapmıştır. Öpüşler, ıslak gezinmeler nasıl ilk kadının izlerini yumuşakça silmekse, acıtan ısırışlar da eskileri o bedenden koparmaktır. kıskançlık değil asla.
Posted by
caty blake
at
17:49
1 comments
Links to this post
Labels: GÜN'DÜK
Thursday, May 24, 2007
...ağlamaya değmezse yaşamaya da değmez.
Posted by
caty blake
at
19:19
1 comments
Links to this post
Labels: WILY
Saturday, May 19, 2007
...ne incelikli bir plandı. hiç yalan söylemeden, kimseyi üzmeden ayarlamıştık her şeyi. cumartesi akşamüstüne doğru hep yaptığımız gibi elele önce onların bahçede görünmüştük. 'ketilere gidioruz biz, ketinin babası amca çadır kurmuş baççeye, orda oynucaz.' sonra bizim bahçede dolaşmıştık biraz. 'wilynin kuzenleri gelmiş, biz onlarla oynucaaz, wilynin annesi teyzenin haberi var'. hepsi doğru, eksik sadece...
fikir güzeldi, iki sokak aşşadaki büyük cadde üzerinde yeni açılan süfermarkete kapatacaktık kendimizi, geceyi orda geçirecektik. büyük şeyleri düşünmek onun işiydi, kotarmak benim. ideoloğumdu en başından beri, ben de en inanmış, en azılı (ve tek) militanı. iki kişilik eylem/devrim/hayat denemelerimizi kimseyi meraklandırmadan, arkamızdan ağlatmadan, hatta hiçkimseye çaktırmadan yapmak belki de bizi ayırırlar korkumuzdandı... tam hatırlamıyorum şimdi.
dikkat çekmeden iki akıllı çocuk olarak girdik süfermarketten içeri bir teyzenin peşinden. peşine takıldıklarımız kasaya yöneldikçe kendimize yeni 'büyük' seçip gezdik. üçüncü katta karar kıldık. spor kıyafetleri ve aletleri satan yer en sakiniydi. kurulmuş bir çadırın içine girip bekledik. uzandık içine. hep yaptığı gibi kolunu boynumun altına koydu. kısık sesle bir hikaye anlattık. bir süre o anlatır, zor bir yerinde bana bırakır, bilmece çözer gibi uğraştırırdı... tam hale yola soktuğumda sözü ona verirdim... saatlerce oyalanabilirdik bununla. ışıklar söndü olduğumuz katta. kapanmak üzere olduklarını tahmin ettik. bekledik biraz daha. yalnız olduğumuza ikna olunca çıktık çadırdan. geceleri pencereden pencereye mesajlar göndermek için kullandığımız fenerlerimizi yaktık. bu katta kimse yoktu. merdivenleri dinleye dinleye ikinci kata indik. yoktu kimse. giriş katta bir genç bir abi vardı sadece. makul bir mesafeden izledik onu. kapıya gitti, sonra raflar arasında dolaşıp bişeyler aldı kendine ve küçük bir odaya girdi. tv sesini duyunca rahatladık, o gürültü yaparken daha kolay fısıldayabilirdik artık. katlar arasındaki merdivenlere çaprazdı o odanın kapısı. kendimizi merdiven korkuluklarına yapıştırıp ilk birkaç basamağı yan yan çıktığımızda sadece televizyonu görebiliyorduk. cesaretimizi, kendimizi sınamak için birkaç kez indik çıktık merdivenleri. önümüzde koca bir gece vardı ne olsa.
Önce oyuncak bölümünü gezdik doya doya. Çok sevilen, şımartılan ama şımarmayan güzel bir oğlandı. Zaten bir sürü vardı odasında. Üretildikleri hallerinden tatmin olmaz, içlerini kurcalamayı daha eğlenceli bulurdu. Belki ne varsa baktı raflarda. Kutularını dikkatle açtık, denedik, tekrar kutularına koyup yerlerine bıraktık. zeka küplerinden birini kurcalayıp eski haline getiremeyince ben, vakit harcamamak için üstlerindeki renk stickerlarının yerini değiştirdi dikkatle. Kendimi düşürdüğüm güç durumları kimseye (hatta bazen bana bile) belli etmeden düzeltmeleri o günlerden beridir.
Acıktığımızda şarküteriye sürükledi beni bileğimden tutup (hala elimden değil, bileğimden tutmasını seviyorum). İki sandviç hazırladı (benimkine etli bişey koymadan) içecek bişey de alıp yine ilk basamakları kıçın kıçın çıkarak üst kata attık kendimizi. ayakkabı reyonundaki koltuklara oturup konuşarak yedik yemeğimizi. ağzımın kenarındaki ekmek kırıntılarını sildi sevdiğim parmaklarıyla (bunu ne zaman yapsa kızarırdım, şimdi de hala göğsümün ortasından bir sıcaklık yükselir yüzüme)
çocuk kıyafetleriyle hiç ilgilenmediğimiz halde oyuncak reyonunda geçirdiğimiz kadar vakit geçirdik orada. bütün yazı birkaç tshirt ve paçaları kesilmiş pantolonlardan şortlarla geçirmektendir belki. renkli, çiçekli etekler getirdi kabine. geri çevirebileceğim hiçbir şey uzatmadı elleri daha miniciklerken bile. denedim hepsini, görmek istediğinde utandığımı hatırlıyorum. ilk etekle hissettiğim tuhaflık azaldı gittikçe. "bunla rahat etmezsin, bundan donun gözüküo, bu uzunmuş pisiklete takılır" dedi her getirdiğine. en son giydiğimi ikimiz de beğendik, yumuşacık, açık renk, çiçekli ve cepli bişeydi. (o hafta anneme aldırıp, dolabımda sakladım. hiç giyemedim ama kimseye de verdirmedim.) birkaç tshirt de denedik birlikte. Bekçi abinin sükuneti heyecanımızı tümüyle söndürüp, keşfedecek başka bişey de bulamayınca üçüncü kata geri döndük. birkaç uyku tulumu açıp boş çadırın dibine serip içine girdik yine. uyumadan sabahı edecek, yine kimseye yakalanmadan çıkacaktık.
haftada üç kez örülen saçlarım iyice birbirine karışmıştı giy-çıkarlarda. oturup çözdüm saçlarımı. pabuçlarımı giyerken bile yardım ederdi, hiç ilgilenmedi saçlarıma karışıp kaldığımda. becerebildiğim kadar toplayıp ucu kancalı lastiğimle sardım yeniden. fenerin ışığında listemizi, cebimizdeki parayla hesaplar yaptık.
bi paket dilimli tost ekmeği
bi paket dilimli pınar salam
bi paket dilimli taze kaşar
ikili pil (benim fener için)
iki paket antep fıstıklı damak
iki kutu çikolatalı süt
hesap pusulasına sardığımız kağıdı kattaki tezgahın üzerine bıraktık. kapısında kilit, içinde bekçisi vardı. orada olmamamız gerektiği belliydi. böyle bir yasağa gerek olmadığını göstermek için girdik biz oraya o gece. zarar vermeden her şeye dokunabileceğimizi göstermek için.
gecenin kalanını kendimi en mutlu en ait olduğum yerde geçirdim. kolunu uzattı yine başımın altına, yabancı yerde olmanın verdiği cesaretle sarıldım ben de ona. başladığımız hikayeyi bitiremeden uyuya kaldık. uyandığımızda bizim reyonda müşteri yoktu ama açılmıştı süfermarket. uyku tulumlarını toplayıp eski hallerine getiremeden çıktık çadırdan. geldiğimiz gibi acele etmeden, sakin sakin, bileğim onun elinde çıktık marketten. kapıdan çıktığımız anda koşmaya başladık sessiz, güzel bir yaz sabahı istanbulu sokaklarında. önce onların bahçeye gittik. kalkmamıştı kimse, yokluğumuz farkedilmemişti demek. bize gittik sonra. cicaannelerin bahçesinden geçtik bizim bahçeye, babam hep çok erken kalkardı çünkü. evden yaşlı ağacın altına kurduğu çadırın önünden geçip kapının önünde kahveyle ilk sigarasını içen babamın yanına geldik. 'erken kalkmışsınız, kahvaltı ettiniz mi' diye sordu baba. her şey yolundaydı. Annem en sevdiğim pazar kahvaltısını getirdi sarmaşığın altındaki masaya. Geceyi yatağında geçirmiş iki küçük güzel çocuk gibi ettik kahvaltımızı. Kimseye anlatmayacaktık; zaferleriyle böbürlenenlerden olmadık hiç. Yumurtalı ekmeğine sürdüğü reçelden bulaşmış dudaklarıyla gülümsedi bana, dünyaya değdi. Taze ekmek ve gazete almaktan dönerken babamla kahve içti wilyninbabası amca. Gece ortaya çıkmasın diye onunla gitti wily. Bahçe kapısından çıkarken dönüp baktı. Bekliyordum... Bakmasa onu bir daha göremeyeceğim diye korkardım hep. Hep baktı, hep söyledi, hep tuttu, hep dokundu, hep sevdi.
O gözden kaybolur kaybolmaz evden makası alıp arka bahçeye geçtim. Çilek küreğiyle açtığım çukura gömdüm eğri büğrü kestiğim saçlarımı. O dokunamıyorsa ben de sevmiyordum. Kıyamet kopacak sandım, bişey olmadı. 'Ferahlıktır' dedi babam, 'deli okşamıştı bu kızı' dedi annem, düzelttiler pazartesi gününe kadar idare etsin diye.
Wily hiçbir şey demedi... cicannenin bahçesinde öptü beni ağzımın üzerinden, iki elinin arasına alıp oğlan saçlı başımı.
bütün yaşamımın en cesur girişimlerini onunla yaşadım, onunla hafifledim, onunla ağırlaştım, onunla doldum. o olmasa da yaşardım belki, belki eğlendiğim zamanlar da olurdu. ama her şey böyle güzel olmazdı, ben de olmazdım.
Posted by
caty blake
at
16:27
2
comments
Links to this post
Labels: HE-STORY
Thursday, May 17, 2007
...Ciddi şeyler yapmak ciddiyetten çok ileri görüşlülük gerektirir.
Kanun mesela, bugün rüsgar seküler seküler esiyor diye, ‘belli kesim’lerin yüksek öğrenim diplomalarına şerh koymaya kalkarsanız. Devran döndüğünde, (ki durduğu hiç görülmemiştir) aynı bahane yarın çocuklarınızın diplomalarını elinde dürülmüş, bükülmüş olarak bırakabilir.
Ciddi şeyler yapmak bir de insanda her şeyden vazgeçebilme gücü gerektirir. Kaybetmekten korktuğunuz taşınır/taşınmazlarınız varsa yaptığınız şey ne kadar ciddiyse size de o kadar uzak olacaktır. Her şey giderken siz, özellikle taşınmazlarınıza bağlanmış kalırsınız. İnsanın karşısına çıkan en ciddi şey ölüm. Vazgeçmeyi öğrenebilelim diye konulmuş bir zorunlu ders. Bir de aşk var. İyi bir hocadan aldığınızda ne demek istediğimi anlarsınız. Yoksa ben burada ne yazsam faydası yok.
Her konuyu aşka bağlıyorum diye ciddiyetsiz bulanları bu sayfaya gelmekten men ederim. Burası da, ben de varlığımızı aşka borçluyuz.
Posted by
caty blake
at
10:12
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Tuesday, May 15, 2007
...Shall we play?
Hayal, oyun, anı, gerçeklik. Ne okusam bugünlerde hepsi ayni minval üzre. Bütün hayatını çeşitli ülkelerde, oraların insanlarıyla 'oyun'lar oynamaya harcamış bir adam diyor ki; tiyatro için mekana, izleyiciye, oyunculara ihtiyaç yoktur. Kendi içinde zaman algını ikiye böldüğünde sen oyuncusun. Bugün elinde bir fincan kahve oturup geleceğini düşündüğünde oyun oynuyorsundur, ya da salonun ortasında dikilip geçmişini gözden geçirdiğinde eski sen, şimdiki sen'e kendini sergiliyorsun. Bırakın doktorlar kişilik bölünmesi desin; oynamaktan korkanların yaşadıkları da söylenemez(miş). Her şey, her gün daha çok karışıyor. Billurlaşan tek şey var sadece; gerçek sandığın gerçek olmayabilir.
'Oynar mısın benimle?' diye başlamıştım. Ben bu anlamını bilmiyordum, kızdığına göre sen de bilmiyormuşsun. Tekrar sorsam, oynar mısın benimle?
Posted by
caty blake
at
16:01
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
Sunday, May 13, 2007
...canım çekti
kendi paranı kazanmak seni özgür kılmaz. canın zeytinyağlı yaprak sarması istediğinde yapabiliyor musun ona bak. gelenekseli kökten reddetmek küçük kızlara göre. 'annemin yaptığı hiçbir şeyi yapmayacağım'la ilgili freud'un söyleyecek bisürü şeyi vardır. ben ilgilenmiyorum. elinin altında en iyi aşçılardan biri varken insan birkaç tarifi bir kenara yazmaz mı? al işte şimdi.
körü körüne inanmak kadar saşma, körü körüne reddetmek. neyi, neden reddettiğini bileceksin, budur! (yoksa öyle gecenin bir saati yalanır durursun kedi gibi)
Posted by
caty blake
at
23:08
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Friday, May 11, 2007
...la finestra di fronte
olmamış. ferzan da biliyormuş olmayacağını bisürü şey sıkıştırmış. Nazilerin yahudi mezalimi, homofobik italya'da hemi de 945'lerde imkansız gay aşkı, sadece sevgiliye ait anıları korumak için hafıza kaybı, kendi dünyanda daralttığın çerçeveden karşındakine değil hayallerine beslediğin aşk, tutkularının yerine güvenceyi seçmenin geç pişmanlığı, pasta-çikolata bilmemne.
Bunlardan bi tanesi de yetmeliydi. Yeten filmler izledik. Bence ferzan bi kere bile aşık olmamış, ya da olmuş ama platonik. Bu kadar kalabalık filmde bi tutam "tutku" olmaz mı? Çocuklarını üst komşuya bırakıp, karşı komşuya ilk (ve son) sevişmeye giden kadın... sana sesleniyorum! Bari en azından "yasak" bişey yapıyor olmanın heyecanını görseydik.
Belki karşı cins arasında yaşanan ilişkilerde tutku tanımlamasına tahammülü yoktur yönetmenin. Filmde aşka benzeyen tek şeyi geçmiş zamanların iki taş gibi italyan delikanlısı arasındaki mektuplaşma/kesişmede hapsetmiş.
Kimse farketmiş olamaz: koca filmde bir tek kedi bile görünmedi. Ferzan'ı çözdüm: korkuyor kendinden ve duygularını bastırıyor. Aslında hiç yeteneği yok, bu kadar bastırmayla bunlar çıkıyor.
Dedim ya olmamış: belki requiem for a dream'in lanetidir. Artık film milm kesmez beni.
Posted by
caty blake
at
09:38
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
Thursday, May 10, 2007
...save me, keep me.
benim hiç rüyam olmadı senden başka. uyanacağıma ölmeyi yeğlerim.
Posted by
caty blake
at
16:35
0
comments
Links to this post
Labels: SECURITY
...requiem for a dream
hıçkırarak, boğulur gibi ağladım. hiç anlamı yokken suskind'in koku'sunu hatırladım. Bağıntıyı nasıl kurduğumu nerden bileyim, aklım başımda değil. Tekrar izledim biraz önce. Özellikle son 20 dakikasını... slow motion, gıdım gıdım. Rüyaları yoktu hiçbirinin. Biliyorlardı buz gibi tutunduklarının yalan olduğunu, gerçekleşmesini de istemediler. Kendilerini baltaladılar hep. Rüyası olmayanların ağıtı...
İntihar gibi yaşamayı seçenlere kaybeden demeyi seçenler düşünsün geri kalanını.
Posted by
caty blake
at
15:58
0
comments
Links to this post
Labels: FOLIE A DEUX, OCEAN PICTURE
Wednesday, May 9, 2007
...i won't let life suck again
Alışkanlıklarımızı kırabilmek irademizin göstergesi mi ki? Bu haftaki başarım erikle barışmak oldu. Anlamsız bir dirençmiş gösterdiğim. Kabul biraz ekşice. Çekirdeğine fazla yaklaşmadıkça o kadar da zor değilmiş. Yiyebileceğimi kanıtladım. Sevmeye de başlayabilirim. Yeter ki alışkanlık haline getirmeyeyim. O çekirdek etrafı öyle ekşi olduğu müddetçe tehlike yok gibi görünüyor ama ilk sigaramın beni hasta ettiğini de unutmamam lazım.
Bu sabah uyandırmalarından şikayetçi değilim. Benim için endişelendiğini söylemeyecek kadar kibar insanların sevgili sesleriyle güne başlamak iyi bile geliyor. Geceden "babel"i koymuştum dvd'ye, birkaç dakika sonra elektrik kesildi. İndim ben de aşağı. Fahrettin bu kitap işini ciddiye almış belli ki. Şalteri indirmiştir belki. İndiğim iyi oldu ama. Bir kahve, bir zorunlu ihtiyaç molası dışında beş saat aralıksız çalıştım.
Nakitsiz yamaşaya ne kadar alışmışız. Pazara gitmek isteyince farkettim üstümde para olmadığını. Bankaya gittim. Motor yorgunluğu ne kadar zamanda oluşur ki acaba arabada? Oradan pazara. Erik aldım! Hava iyice sıcak artık. Ilık kot sezonu (bahar diyen de olur) çabuk geçti, ya da ben içerdeydim farketmedim. Yarın Semra gelecek; eteklerimi makinaya attım. Ütü yapmayı sevmiyorum. Boya ve tamir yapmayı seviyorum. Bedişin çiçek bahçesinin etrafındaki çiti zımparalasam. Geçen yıldan kalan wordart'ım var ama rengine huysuzluk edebilir. Sadece zımparalayım o zaman. Boyayı o seçer boyarım sonra. Deli miyim ki? Bir sürü işim var. Bu kitap hiç ilerlemiyor gibi görünüyor. Editör ne diyecek acaba? Editörlüğünü de kendimiz yapalım bence. Bunu halledebilirsem, Wily okuldayken Fourth Way'i de yaparım belki. Yaza başlamam ama. Bu yaz için planlarımız var.
Heyecanlı bir hayat var önümde. Güzel, lezzetli ve heyecanlı. Bütün kredilerimi kullandım, bütün tembelliklerimi yaptım; bitti! Ertelediğim, gömdüğüm, korktuğum ve kaçtığım her şeyle karşılaşmaya hazırım şimdi.
Çok şükür, amin, halelujah. Okuyup hayran olduğum, simulasyonlarını denediğim en güzel şeye de inanıyorum şimdi. Aşk varmış. Öyleyse tanrı da vardır.
Posted by
caty blake
at
15:38
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
Sunday, May 6, 2007
...Wily: pekinin masum bir tarafı da var
Caty: yok. p ve k'si olan masum başka bir kelime bul bakim bana
Wily: karpuz
Caty: :))
(güldüğüm için yazamıyorum, yoksa yakalandığımdan değil)
Wily: : )
(tamam o kdr masum olmayabilir)
Caty: parka, pkk
belki de p önce gelecek şartı vardır
polka da olmaz
o da demir perde ülkesi olma potansiyeli taşıyan bir milletin dansı
Wily: porsuk var
Caty: neresi masum porsuğun, bi kere yer altında yaşar, kemirgendir
Wily: masum ama yavrucak
Caty: bi de paluk var... balık olsa masum olurdu ama paluk olunca diil.
(uyku öncesi saçmalamaları mı)
Wily: : )
piroşki
Caty: neymiş o
Wily: yemek
Caty: hiş bilmiyorum.
Wily: börek gibi
masum işte
Caty: zaten de yemem ben p'li k'li yemek
uyduruyorsun. scrubble sözlüüm nerde
varmış baktım
Wily: parmak var
masum
Caty: ama şekerim rus böreğiymiş o.
parmak ha.. bir parmak nasıl masum olabilir
en edepsiz, hayasız, en rezil organ parmak
dudağına götürürsen sansürdür
birine sallarsan tehdit
bi de benim tosunlarıma kızıyorsun
masumiyet anlayışın bu mu senin?
Wily: permatik ?
Caty: : )))))
pisik var...
Wily: bu da mı masum deil
Caty: deil... en masum olmayanı belki de bu.. kedi demek o ayol : )
Wily: permatiği diordum.
portakal?
portekiz?
Caty: permatik kesici bir alet. konuşmaya gerek yok.
portakal ı da portekize bağlayıp amerikan yerlilerine yaptıklarını anlatacaktım
ikisi bir arada çıktı
Wily: party?
Caty: hah tam buldun... hiç düşünmüyorsun galiba sen
Wily: : )
Caty: hangi anlamı alınırsa alınsın üstelik
Wily: ne
pelikan?
Caty: hem beni niye yanıltıyorsun party de k yoktu.
Wily: : )
pokemon?
bu masum işte
pikaçu
Caty: hepsinin güçleri var : )
üstelik birine hizmet etmek için kullanıyorlar.
ikna oldun mu sevgilim peki'nin masum olmadığına
Wily: sen hala nasıl olmadın
Caty: hepsini anlattım birer birer.
Wily: pike?
plaka?
partikül?
Caty: çok feci kelimeler buluyorsun.
pike yapan uçaklar
yaftalanmış sınıflandırılmış insanlar (biraz zorlama oldu, olsun)
Wily: pekin?
pomak?
Caty: pomak ne?
pekin komünist zaten sayılmaz
Wily: pomaklar işte
Caty: insan yani... hiç olmaz.
Wily: aa
protokol?
Caty: zorlama istersen. masumun imzaya ihtiyacı olmaz
pink olabilir bi tek
Wily: plaket?
plake?
Wily: birinin birini onaylaması anlamına gelir hiç olmaz
plakeye bi bakiim
müzik grubuymuş
ceza ile bir arada gördüm, baştan kaybetti
Wily: park? (bu da mı gol deil)
Caty: : )))) hani şu geceleri her tür rezilliğin yaşandığı, gündüz de çimlerine bastırmayan yerler mi?
Wily: hani şu yagmurda seviştiğimiz yer
Caty: (vuruldum)
bundan sonra peki dediğinde yüzümde damlalarla dudaklarıma eğildiğin gelecek aklıma.
ne kadar güzelsin
Wily: sensin güzel
(daha parke ve parkomat vardı..: )
Posted by
caty blake
at
08:21
0
comments
Links to this post
Friday, May 4, 2007
...konmayı bilmeyen uçmayacak (kapiş?)
Petra Cortez'in rapunzel'i kendini kuleden aşşaa atmış. Öyle güzel bir prenses için çirkin bir ölüm. Onu kuleye kapatan dünyadan intikamını kendi bedeni üzerinden almış. Yere çarptığında eklemleri yanlış yerlerden bükülmüştür, her yerine kan bulaşmıştır... özellikle de yeterince uzun olmayan saçlarında pıhtılaşıp mahvetmiştir manzarayı.
Asıl rapunzel cefadan uzayan saçlarını sallandırıp aşağı, sevgilisini yukarı almış, sevişmekten ölmüş. O intikamını böyle almış onu kapattıklarını sananlardan. Öldüğünde bile onları çatlatacak kadar güzelmiş.
Kulede kalmak isteyenlerin numarası çok. Saçlarını uzatmıyorlar, gelen prenslerin başına halı silkiyorlar 'her şey normal burda, yeni temizledim hücreyi, alamam seni' gibilerinden. Yanlış anlamış da olabilirim. Belki de Petra'nın rapunzel'ine gelen Peter Pan'dı. Tuttu pencerenin kenarına çıkardı. Tam uçurup götürecekti, olmadı. Dikkati çabuk dağılan, kendi çocukluğuna hapsolmuş bencil -objectivist de derim, ama biri sorarsa anlatamam şimdi ayıp olur- biriydi Peter. Bıraktı kızın elini belki. Hangisi olursa olsun. Olmadı! En azından parmaklarıyla taşlara tutunarak inmeye çalışırken düşüp ölmeliydi.
Peter kendi için zehir içen Tinkerbell'i hatırlamayacak kadar kötü müydü? Yoksa Tinkerin ölümünü değerli kılan bu küçük detay mıydı? Suçluluk yüklemeyecek, minnet duygusu yaratmayacak iyiliklerdir belki güzel olan. Fedakarlık, yapılana dilenci muamelesinden başka nedir ki?
Çirkin olmamak ve çirkin ölmemek insanlık görevi. Belki neverland'lerde ceset yoktur. Buna güvenmiştir Petra'nın rapunzeli.
Posted by
caty blake
at
23:06
0
comments
Links to this post
Labels: PEKI
Wednesday, May 2, 2007
...işte o üye!!!
illet şey.
engin ardıç'ın (da) gözdesiymiş:
"biz de, başı açık ve de hükümetle uyum içinde çalışacak bir kadın aday istemiştik de kimse aldırmamıştı... tövbe, bir tek serdar turgut aldırdı, o da bula bula deniz ülke arıboğan’ı buldu... bana danışsaydı, elif altuğ ve sevim gözay arasında epey bocalar, sonunda mehveş evin’i önerirdim (güler kömürcü darılmasın, onun için başbakanlık düşünüyorum... deniz’i de babasının işyerine müsteşar yapacağım.)"
Posted by
caty blake
at
13:16
0
comments
Links to this post
Labels: FOLIE A DEUX
...hayal mi hakikat mi
wily hatırlattı uyumadan önce, sabah uyanır uyanmaz baktım. Kalın bez ciltli kapağının içinde, sonradan öğrenilmiş latin harflerinin acemi ama şık el yazısıyla bir not düşülmüş: Pederin Yazdığı Roman; Hayal mi Hakikat mi? (Bu kadarı fazla değil mi Wily?) Gizemler kadınıydı nananem. Dedemle ikisini birlikte düşünmüyorum hiç. Başka dünyaların insanlarıydılar, her manada. Öyle ki, bu deftere el yazısıyla yazılmış romanı da onun bir bey arkadaşı yazmış gibi hatırlıyormuşum. Ben mi uydurdum, o mu söyledi bilmem. Ama bir kadının babasına peder demeyeceğinden yola çıkarak, arkadaşının babasının romanını ona verdiğini varsaymak daha doğru olacak sanırım.
Kitap harfleriyle yazılmış olsa belki daha çok şey aktarabilirdim, ama bu alfabede, hele de el yazısıyla yazılınca, bütün harfler birbirine benziyor. (soru ekleri o zaman da ayrı yazılıyormuş ama). Metin incelemesi yapamayacağıma, mazrufu bilemeyeceğime göre zarftan sözedebilirim.
Ne demiştik, kalın cilt kapatlı bir defter. Cildin rengi siyah gibi, ama doğduğunda lacivert de olabilir. Soldan sağa doğru açılacak şekilde tutulduğunda sol alt köşesi (muharirin yazmaya her yeltendiğinde kapağı tuttuğu yer yani) yıpranmış. bez cildin içi en az yirmi kat saman rengi sıkıştırılmış kağıtla sertleştirilmiş. Ortasında bir etiket var, onun da tam ortası diktörtgen şekilde (sanırım jilet gibi bişeyle) kazınıp çıkarılmış. belki yazar ismini değiştirmiş sonradan, bilemiyoruz. Cildin iç kapağı, üstünde 'dosya' yazan kağıt dosyaların morumsu pembesi renginde. Yazılacak yapraklar dikdörtgenli. (kareli gibi). mavi yatay çizgiler daha belirgin, dikey çizgiler nispeten soluk. ister roman yazın, ister girdi-çıktı hesabınızı tutun gibi, çok amaçlı sanırım. Yatay çizgilerin tam ortasından bir çizgi daha çizilseymiş tam kareli defter olacakmış, onu sabırlı son kullanıcıya bırakmış üretenler.
ilk sayfada sözünü ettiğim latin alfabesiyle ve sabit kalemle yazılmış not var. Bu kalemi biliyorum; nananem dikiş diktiği hanımların ölçüsünü de bu kalemle yazardı küçük defterine. o ıslatmadan kullanırdı, ama babamın ilk muhasebecisi kemal amca diline sürerdi; dudağımda mürekkep lekelerini buna bağlıyorum. (ah şimdiki akılla yapılan zevzek tespitler)
Asıl yazar ilk iki yaprağı boş bırakmış. Rengi mora dönmüş bir mürekkep kullanmış. Orhan Pamuk, dolmakalemle deftere yazmayı orijinallik sanıyor. İlk sayfada siyah mürekkeple yapılmış dört düzeltme var. 4. sayfadan 13. sayfaya geçiyor. Dört yaprak bir santim içerden kesilerek çıkarılmış. Yırtmayacak kadar titiz biriymiş rahmetli. sonra düzeltmeler, kesik sayfalar bitiyor; ya müsvedde kullanmış, ya da ilham perisi aşık olmuş adama.
Konuşma çizgilerinin yanına koyduğu isimlerden birini çözebildim: kadınlardan birinin adı 'Nesrin'. (Çok uğraştım ama Zeynep, Merve, Betül yok bunda; çok şükür) Bu Nesrin ya çok geveze, her halta nane bi kadın, ya da romanın heroin'i. Bi tane de Kamran gördüm gibi geldi ama, emin değilim. Beş altı sayfalık bölümleri var kitabın. (defter şimdilik) Baştan kesilmiş sayfaların yerine yazılmış sayfalar katlanıp içine konmuş, seyyarlar. (eksiği tamamlamak zorunda kalırım diye endişelenmiştim, rahatladım.)456 sayfa. Tam 456. sayfanın sonunda konuşma çizgisinin ucunda söylenmiş bir son cümleyle bitiyor.
.emilek emilek ,emileK…eeeemiiiiiileK …!emilek ,emilek emileK -
bu son sayfa bol üç noktalı. (yuh artık!... bu da mı gol değil ha, bu da mı gol değil?)
<<<< son >>>>
'bitti' diye kalmış aklımda, 'son'muş. bence yanılmış. bu bizim kitabın eski ahiti, mütemmim cüzü. Kaldığımız yerden devam... ... ...
Posted by
caty blake
at
11:22
0
comments
Links to this post
...hırs, hırs, hırfs!
Anayasa da anayasaymış hani. öyle de oluyormuş, böyle de. normal süreç işleyip de mevcudun yerine vaktinde biri seçilemediğinde eskisi vekaleten bakabiliyormuş yerine misal c. başkanının veya başka bir maddeye göre (106) meclis başkanı vekalet edebiliyormuş. insan kendini bu kadar tutulabiliyor demek ancak. Sayın Arınç daha fazla saklanamadı. Soran gazeteciye ismiyle hitap etti; belki de en kısa cevabını verdi: "bu benimle ilgili, sayın ANS'nin görevi 16 mayısta doluyor" dedi ve kesti. maşallah!
yaşlılar haftasına baktım. 18-24 Mart haftasıymış, büyük fırsat kaçırdık. O hafta cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtsaydık arınç'ı belki bugün böyle olmazdı.
Posted by
caty blake
at
10:57
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
...deliksiz uyuyan prenses
dış dünyada büyük sarsıntılar var, küçükleri de oluyor. hatalarınızı yüzünüze vuran bir telefon, acıtma hedefli bir kaç cümle huzurunuza darbeler vurabiliyor, ama genelde her şey iyiye gidiyor. hergün her şey daha güzel oluyor. belki ben belirtileri böyle yorumluyorumdur, ama bana nasıl geliyorsa öyledir, değil mi? en son ne zaman altı saat deliksiz uyuduğumu hatırlamıyorum bile. umudum yoktu, bırakmıştım peşini. önce umut geldi, gerisini ben halledeceğim.
Posted by
caty blake
at
10:00
0
comments
Links to this post
Labels: PEKI
Sunday, April 29, 2007
... hiç siyah önlük giyemedim. parlak siyah saten, arkadan düğmeli beyaz yakalı o you-new-form'ların içine hiç girmedim. içimde cayır cayır yanan devrim ateşiyle ilgisi yoktu ama durumun. kısmet diilmiş. belli ki yeni bir formlandırma etkisindeki bir ilkokula verilmişim. o zaman randa diyorduk, sonra jile mi ne dediler askılı lacivert kısa bir üstlük, içine polo yaka uzun kollu beyaz bir gömlek. ama puantiyeli. lacivert ve kırmızı minicik noktaları vardı. iyice baksam belki yıldız şeklinde olduklarını görürdüm, hatırlamıyorum. amerikan terbiyesizliğiyle büyüdüm ben siyah formlandıran arkadaşlarımdan farklı olarak. kuzenim okula gittiğime inanmazdı, o derece. ilkokul bitince orta okulda giyerim diye heveslendim o da olmadı. Kollej diyorlardı ortada l'ye şeddeyle basarak, entele çift basanlar gibi. Randanın rengi değişmedi, etek boyunu biz ayarladık, gömleğimiz ecevit mavisiydi. Acaip kitaplara heves saldık korkutucu ilk sene sonundaki big exam'den sonra. Ülkenin parlak geleceği olduğumuzu söylüyorlardı, gaza kolay gelecek yaşlardaydık. Okulumuz sol'cuydu. Sol her zaman marjinaldi, yakıştı, onu da yakamıza taktık okul armasının hemen altına. Üstüme başkalarının taktığı, giydirdiği şeylerle hiç sorun yaşamadım diye hatırlıyorum. Bir tür kamuflaj olarak faydalandığımı farkediyorum şimdi düşündükçe. Baş'takilerin gözünden saklanmayı kolaylaştırıyormuş. Etüdlerde, yatakhaneye çekildiğimde yatağımda gittiğim yerleri, yaptıklarımı bir bilselerdi... Sapına kadar devrimciydim ben.
İlkokuldaydım, çok karışıktı orta'lık. Abim sosyal bilgiler kitabıma şifre gibi şeyler yazıyordu, bilemeyeceğimle eğlenip. Okulda kullandığımız harflerden farklı, haş'lı maş'lı. Başka bir dildi. Hep öyle oldu. Devrim'i halka başkalarının lisanıyla götürdüler, aldıkları cevap en fazla "wat didin canım?" oldu.
Evdeki o tuhaf, gergin, endişeli hava, abimin babama yalvarmaları, babamın tanımadığı "çocuk"ların peşinde, tanıdığı üniformalı adamlara yalvarmaları, sürekli ajans takip etmeler, yaşamın üzerinde postal izleri. Enaz etkilenen ailelerden biriydik. Ama canımızın yanması için emperyalist amerikan şişesine oturan olmamız şart değildi. İnsan olmak kolay mı? Değil. Hiç olmadı. Hiç de olmayacak.
Bir balığınkinden hallice tuhaf çalışan bir hafızam var. İstemediğim her şeyi delete edebiliyorum, olmadı güzelleriyle replace ediyorum. Taa ki bişeyler oluncaya kadar. Başım çatlayacak gibi ağrıyor. Terbiyesizce, küstahça, düşüncesizce yazılmış bir yazı mahvetti beni. Kimse hatırlamıyor mu yaşananları? Benim manyak zihnimin uydurmaları mı olup bitenler? Nasıl alkışlanabiliyor böyle şeyler? Ölecekler, kaybolacaklar onların çocukları olmayacak diye mi rahatlar böyle?
Biri çağırıyor, meydanlara akıyoruz. Bağır diyorlar bağırıyoruz. Ağla diyorlar ağlıyoruz. Özgürlük savaşçıları. Bu kadar piyonla satranç oynanır mı? Başım çatlıyor. Şarapla hiç ilgisi yok biliyorum. Ağlamakla da ilgisi yok. Hepsi insan olmaktan.
Posted by
caty blake
at
13:34
0
comments
Links to this post
Labels: GÜN'DÜK
Saturday, April 28, 2007
sevişmek
...işdeş kelimeleri seviyorum. kelimenin işdeş olması saşma ama. işi yapan kelime değil ki. işi yapan iki kişi. tdk orgi kelimeleri öngörmemiş. çok kişinin aynı işi aynı anda yapmasını sevmiyor tdk. katılıyorum. (bi tdk, bi ben; ikiyi aşmadık) diyor ki; iki kişi var, seviyorlar, aynı anda yapıyorlar, birbirlerine yapıyorlar. yoksa wily ben ona aşıkken başkasına meyletse sevişmek olmazdı. e ama bu açıklama da yetmedi. köke inince 'sev-' de tıkandı. sevmenin dokunmalı olanı için neden ayrı bir kelime yok?
babam vasıf amcayı anlatırken duymuştum; "pek sevişiriz." Bu eksikliği bu yaşta farketmiş olmayı geçelim şimdi. Benim tenimi, içimi, canımı yakan, mekan ve zamandan kopartan bu karşılıklı dokunmaları aynı kelimeyle mi anlatacağım? Karşılığını bulana kadar ayıpçı kelimeler mi kullanacağım? Ah belki de bunu gerçekten yapanlar isimlendirmeye cesaret edememişlerdir. Zor iş gerçekten. İki tanrı bir araya geldiğinde hem tanrı hem kul olacak, hem hükmedip hem tapacak, karşılıklılık prensibine halel getirmeyecek, aynı yer ve zamanda yapacak. Bunu anlatmaya yetecek bir kelime olmaması doğalmış.
Kontrolsüz inlemeler, boğaza takılan şiddetli arzular, küçük çığlıklar var. Şükretmeyi bilmek lazım.
Posted by
caty blake
at
16:27
0
comments
Links to this post
Labels: TESPİTTE HATA OLUR
Thursday, April 26, 2007
aç kapıııyı...
...Hava çok soğuk değilse evin kapısı yatmadan hemen önce kapatılırdı. Güvende hissetmekle ilgisi olabilir, kaybetmekten korktuğumuz bişeyimizin olmamasıyla ilgili bulmuşum nedense hep. Küçük'lüğüme büyük gelen bahçesi, ağaçları ve kocaman kapılarıyla o evi bırakıp bir apatmana taşındığımızda da değişmedi durum. Açık kapıya rağmen zili çalıp "açık kalmış" uyarılarından vazgeçti komşular, alıştılar. Eşya eş olmadı bize hiç. Onlara kölelerimiz gibi davrandık. Hor kullanmadık belki ama masa hep masaydı, koltuk da kumaşı leke tutabilecek oturma şeysi. Hiçbir şeyin üstüne örtüler konulmadı, hiçbir odanın kapısı da sıkılanmadı. Herkes heryere girebilirdi. pırayvisi insanların 'iç'inde bişeydir duygusu bu yüzden yerleşik bende.
Arkadaş evlerindeki özenli odalar, kapısı kapalı salonlar zenginlik göstergesi gibi geldi bana. çocuktum, yanılmam doğaldı. Şebnem'in kapısını kitlediğini gördüğümde yaşadığım şaşkınlıkla taklit ettim. Ama her akşam çantamı döküp karıştıran abim bile seslenmeden odama girmiyordu zaten.
Nerden geldi ki bu aklıma; hah tamam. Baharla birlikte kapıyı duvara dayamaya başlarım ben de. Çok uyarıldım, sallamadım. Film izlerken veya okurken uyuya kaldığım birkaç gece sabaha kadar açık kaldığı da oldu. Bişey olmadı. Olmaz demiyorum. Ama kapıyı üstüme kapadığımda kendimi hapsetmiş gibi hissediyorum. Kaybetmekten korkanlar bağlanıyorlar kapılara. Ama ne yanlış taktik. Sıkı örtülmüş kapıyı gören içerde bi bok var sanıyor. Benim açık bıraktığım kapıdan girmeyen hır'sız önüne ferforjesini koyduğu çelik kapılı kapıdan iki kere geçti hemen yan evde. Diycektim ki; duvar örüyorsan kapıya pencereye boşluk açmayacaksın. Menteşe çalışır çünkü. Duvarına kapı yeri açan, biri dayansın diye bekliyor demektir.
Kapısız, öz'ensiz, sır'sız yaşadım diye değer'siz mi sandınız?
Posted by
caty blake
at
17:10
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Wednesday, April 25, 2007
'bekle'
üşenmedim gittim baktım etimoloji sözlüğünden. tarihi ve etimolojik türkiye türkçesi lugatıymış. (andreas tietze yazmış niyeyse, bildiğim sözlük işte. etimolojik hiçbir bilgiye rastlamadım daha içinde) bekle- demiş kökü yok. köksüz bekleme yapılır mı? bekleyince mi köklenilir yoksa? nerden geldiğini bulamadık yani, olsun beklerim.
başına nefretle birlikte en çok "en" alan edim olarak haksızlığa uğruyor bence; beklemeyi sevmiyorsan beklediğini sevmiyorsundur. önemli biri istediyse, "bekle" dediyse seviyorum ben beklemeyi. o sırada yaşamaya devam ediyorum. annenin yaptığı balığı yemeye giderken de, yaşamının aylar yıllar sürecek sensiz bölümlerinden birine geçerken de söylese farketmez. yalan söylemiyorum. ama daha önce 'bekle'memiş biri olarak nasıl böyle ahkam kestiğimi de bilmiyorum.
yalnız dolaşmayan fiillerden biri bi de sanırım bu. 'özlemek'le birlikte geliyor. aa, ve evet 'gelmek' de aynı paketten çıkıyor. iyi bir yatırım.
itiraf sayılır; 'bekle' dedi ya çok sevindim. sonu kötü bunun: bugün bununla mutlu olan yarın "senden çocuğum olsun istiyorum" da der.
Posted by
caty blake
at
17:48
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
Monday, April 23, 2007
fuck u to death 'coz i luv u

Kocaman bi kız bu. Kendi evi, işi, parası var. Ama bütün gece ailesinin onu nasıl da sevmediğinden bahsedip utanmayı da bir kenara bırakıp ağladı. Anne, baba ve kardeşleri suçluluk tuzağına düşürmüşler, mutsuzluğuyla besleniyorlar. Kötü olduklarından değil, ne yaptıklarını bilmiyorlar.
Sevgi en terbiyesiz, en kalleş, en faşist silahı insanın. isviçre ordu çakısı gibi. pranga olur, olduğun yere çakar, kelepçe olur istemediğin hayatlara bağlar, tirbüşon aparatıyla da beynini çeker alır burun deliğinden. anne de olur bu eziyeti yapan, sevgilin de, herkes de. devlet bile. Sevmek çirkin bir silaha dönüşemeseydi s.kmekle tehdit eder miydi acaba her dilde insan diğerini.
güzel, akıllı ve çok becerikli bir körpe şu an yatağımda uyuyan. dua etsin; ben yeterince sevmiyorum onu. sık sık aramıyor diye şikayet etmiyorum, düzenli gelmiyor diye mıyırdamıyorum, eli boş gelirse yüzümü de dökmüyorum. Geldiğinde acımadan acılarını dinliyorum, duymayı beklediği yalanları söylemiyorum. Dediğim gibi, onu sevmiyorum. Kulaklarınızı tıkayın, boktan bir genelleme yapacağım; anadolunun ortasında herkes birbirinin ırzına geçiyor; adına sevmek diyor. Gencecik kadınların yüreği dikenli tellere sarılı. Düşük bel kotların içine body giymekten vazgeçebilseler de, saçlarına 300'e ismail'de balyaj yaptırsalar da, akşam çalan telefonlara hep yürekleri hoplayarak cevap veriyorlar.
Kelimelerin içine ediyorlar, sevgilime söyleyecek kirlenmemiş söz bırakmıyorlar.
"Sevgilim"in iyelik eki aldığına aldanıyorlar, teslimiyet kipi o; bilmiyorlar. Thus, i love you so that you can go.
Posted by
caty blake
at
00:37
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Sunday, April 22, 2007
bin jip (sessiz film)
... koyup bırakmak lazım bununla ilgili. bu filmse daha önce izlediklerim neydi? resim seçmeye de çalıştım. filmden aklımda kalan en dehşet sahneninkinde karar kıldım sonra. bir de kahvaltı sahnesi vardı, kadın eve döndükten sonrasına ait. Tüylerim diken diken oldu. Ekşide sayfalarca yazmışlar; okuduğum her şey doğru geldi. Ben kadının dünyasının gerçekliğine inanıyorum. Bi orta yaşlı adam var, karısı var sanıyor.
Söylemesem olmaz; wily ile basküle çıktığımızda gösterge hep sıfırda kalıyor ama beni öptüğünde 0,42 kg gösteriyor. O basküle dokunanı vururum!
Posted by
caty blake
at
16:21
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
Sabah negzel çıkmıştım evden. Doğ'aç'lamaya gidiyordum. Serkan aradı. Camdan görmüş, grup tatile gitmiş, eve döncekmişim. Pencereye el salladım ama inatlaşmak istedi canım. Hazır çıkmışım hocama uğrayayım bari diye düşündüm. Kitabı alayım ki çevirmeye başlayayım diye. Ama anahtarı yanımda değildi. O da sevgilisindedir şimdi zaten. Eve döndüm paşa paşa. Pazar sabahı atraksiyonu olsun diye bruncha (geç kahvaltı diyorlar, fena değil) gidecek değilim tek başıma.
Dün akşam ivy'de yedim. Rezervasyonum yoktu, ama öyle şirin bir depresif halim vardı ki, tekbaşıma iki saat masa işgal etmeme hiç laf etmediler. Küçük bir şişe şarap da içtim. Dışarı çıkmayı özlemiş miyim diye kontrol ettim; özlememişim. Belki Cafe Cadde'de yeseydim özlediğimi düşünürdüm. Maria'nın bahçesinde yeseydim kesin özlemiş olduğuma karar verirdim. Ama iyi ki Maria'nın bahçesinde değildim dün gece. Yoksa Wily'nin aile mangalına (tamam barbekü olsun) gereksiz gıcıklık duyabilirdim. (şaka yapmicam; efendi gibi yiyip döndüm.)
Her şeyde hayır var belki de cidden. Tarihleri unutmuşum, hazırlıksız yakalanacaktım. Şu yaştayım hala deli gibi ağrıyor. Işın'a "evlenince geçer" demiş doktorun biri. Geçen cumartesi epeyce güldüydük buna. Yirmi yıl öncenin repliği değil miydi bu? Ben sorsam "doğurunca geçer" der diye sormuyorum.
Hah, şu kilolarca çilek tüketme durumu vardı ya; korkacak bişe yokmuş.
Posted by
caty blake
at
15:40
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Saturday, April 21, 2007
böyle serilip geçirdiğimiz günleri seviyorum. okulu kırıyorsun ya, (herkes kırmış zaten boşver) kanepeye yayılıp müzik dinliyoruz, ipe sapa gelir şeyler konuşuyoruz. gözlerime bakıyorsun bi de. sen gözlerime bakarken içinde kendimi görüyorum. kendimi senin içinde görmeye bayılıyorum. karşılıklı koyulmuş iki ayna gibi oluyoruz böyle. iç'içe sonsuza gidiyoruz. elimi tuttuktan sonra her yere giderim senle.
zor sorular böyle huzurlu serilmeler içinde çok kolay oluyor. "şaşırtıyor beni bu kadar sevmen" demenle cevabı bulman bir oluyor: "sonra seni ne kadar sevdiğimi düşünüyorum" böyle huzurlu serilmeler içinde ağlamalar da kolay oluyor. en acı veren pişmanlıklar, keşkeler gözlerimden akıp gidiyor. sen yine de öpme gözlerimden, n'olur n'olmaz.
her şeyin güzel, çok da zarifsin tamam; ama ben eski kadın değilim artık; kıskanmak falan öğrendim haberin olsun. bi kadir inanır çıkışı bekliyorum bigün senden. "gitmeni istemiyorum o ayyaş serserilerin dolduracağı boktan konsere" demeni bekliyorum. hatta öyle uzun cümle kurmaya ne gerek var: "gitmiyorsun" de. bana dudaklarımı büzme şansı tanı. bisürü şey var seninle yaşamak istediğim, bunları çıkarayım aradan daha hayran bırakacam kendime seni.
böyle serdiğimiz, serildiğimiz günleri çok seviyorum. tadı damağımda kalıyor. böyle leş gibi geçirebilirim hayatımı sen kollarını hiç çekmezsen benden.
Posted by
caty blake
at
02:39
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
Friday, April 20, 2007
Bilmediğimiz bir ülkedeydik bu sabahın erken saatlerinde. Bir grup “ortak” arkadaşımızla birlikte. Broşürlük güneşli bir gün değil ama orada –neresiyse- doğal bu. Deniz değil ama sudayız. Irmak gibi bişey. Tam ortasından boylamasına ikiye ayrılmış. İki yarısında çok belirgin, çizilmiş gibi yoğunluk ve renk farkı var. Bizim içinde olduğumuz taraf diğerine oranla daha “aydınlık”. Yüzerken karşılaştığımız insanlar diğer tarafa geçmememiz için uyarıyorlar bizi. Diğer tarafa geçersek hava daha da kararıyor. Normalde derhal geçip gülerek boş çıkarmaya çalışırdım bu iddiayı ama ben dibini göremediğim suyu sevmem aslında, nehirde/gölde yüzemem. Bu tarafa bile nasıl girdiğimi bilmiyorum. Nehir başlangıcı -diyelim- kaldığımız yerin –otel diyelim- hemen altında. Çok insan var suda. Ama çok cüretkarız biz ve sanırım çıplağız. Kendimde değil sarıldığımda sende fark ettim. Öyle cüretkarız ki, Cıva gibi yoğun bu suyun üzerinde uzanıp öpüşüyoruz. Ama ne öpüşmek. Sevişmenin tümü kadar yoğun ve doyurucu.
Bu fasıldan hemen sonra büyük, zengin ama ruhsuz ve sevimsiz bir eve geçiyoruz. Duş alıp giyinilecek, akşam biyere gidilecek. O suda yüzmeyi ne kadar istediysem, gece çıkmayı da o kadar istiyorum. Ev öyle büyük ki sadece sesler duyuyorum kimseyle karşılaşmıyorum tuvalet, duş, giyinme aşamasında. Burası bir şekilde benim tanıdığım birinin evi. Bizim bile olabilir. Ama sevmiyorum. Banyoda iki tane kızılmaske buluyorum. Okumak istediğime uzandığımda yere düşürüyorum. Almak için uğraşıyorum, kızıyorum kendime. Nasılsa sadece birkaç sayfa okuyabileceğim. Zaten onun da kapağı kızılmaskeymiş, içinden sevmediğim başka şey çıkıyor. İnsanlar sesleniyorlar bana acele etmem için. Yanımda olmaman çok doğal geliyor nedense.
Giyiniyorum. Kısa kollu, göğsü kapalı ama çok kısa bir elbise giyiyorum. Açık renk; krem belki. Minik çiçek desenli. Salonda buluştuğumuzda uygunsuz bulunduğunu hissediyorum, oysa diğerlerinin kıyafetleri daha iddialı. Kanepeye oturuyorum eteğimin açılmasını hiç önemsemeyerek çünkü altımda elbisenin kumaşından bir şort var. Seninle gözgöze gelmekten kaçındığımı hatırlıyorum. Birkaç arabayla gidilecek, plan yapılıyor. Yolu senin bildiğini düşündüğüm için tarifi hiç dinlemiyorum. Abim arıyor arkadaşlardan birini. Orada buluşacakmışız. Şimdi istanbul’dayız. Ve karşıya geçilecek.
Arabada birlikteyiz, sen kullanıyorsun. Köprüyü geçtik balmumcudan iniyoruz, sanırım Taksim’e doğru gidiyoruz. Neden Beşiktaştan değil Zincirlikuyu’dan çıktığını düşünüyorum. Hiç göz göze gelmiyoruz.
Bunu burada yorumlayacak değilim. Bana her şey açık görünüyor. İstersen akşam sana da anlatırım.
Posted by
caty blake
at
12:26
0
comments
Links to this post
Labels: RUYA
Thursday, April 19, 2007
Kendinle karşılaşmak
Manyak rüyalara devam. Dört değil beş saat uyuyayım, hemen kaçtığım görevlerime dahil ediyor beni aklım. Sabaha karşı bilinçaltıma kaçırıyorum. Kolejin konferans salonunda içişleri bakanının bir toplantısı vardı. Hanımefendi belli ki çok meşguldü (kadındı evet) bi türlü sahnedeki yerini alamadı. Telefonu hiç susmadı. Çocukları aradı, annesi falan aradı. Düzenleme komitesindeydim sanırım deli gibi dönüp duruyordum sahne arkasında kadının peşinde.
Rüya yorumlarken bok gördüm, para gelcek, at bindim, güçlü bir erkek beni öpcek’ten öte şeyler olduğunu düşündüm hep. Tanıdıklarımın rüyalarını yorumlarken district attorney gibi davranırım. "oraya ait misin, yabancı gibi mi hissediyorsun, huzurlu musun, o adamın neyinden korkuyordun, uzattığı şeyden mi rahatsızdın" güler’in iki oğlundan hangisine güvendiğini, hangisini yük gibi gördüğünü itiraf ettirmiştim ona yönlendirmeli sorularla, savunma avukatı yoktu "itiraz ediyorum" diye bağırtmadım. İnsanla uğraşırken adil olmak bana göre değil. Benim ön yargılarım her zaman "hak"lıdır. Aynını kendime yapayım bakalım ne olcak?
Mekanla başlayalım. Kolejin konferans salonuna gittik, neden? Çünkü harcanmış bir zeka ve yeteneğin suçluluk duygusu çekti. Örtmenlerim, ailem ve bazı akıllı arkadaşlarım çok şey beklemişlerdi benden. Hukuk okumalıydım oyun kurallarını öğrenmek için. Yüksek lisanslar yapmalıydım sosyoloji, psikoloji falan. İdealsizlik diye bir kalkanın arkasına saklanmak, daha sonra üstlendiği işleri mükemmel yerine getirmek bu suçluluğumu azaltmamış demek ki. Yetersizliğine sinirlendiğim, bir kukla olduğunu düşündüğüm bakanı kadın yapmamın nedeni de bu olmalı. Kendimi dövecektim korumaları olmasaydı.
Kolayca yapabildiğim şeyi seçip kendimi hiç zorlamadan zor bir fakülteye girip, takıntısız bitirdim. Kimse bişey diyemedi. Ama depreme dayanıklı olsun diye yırtındığım, müteahhidiyle kavgalar ettiğim inşaatlar mı yaptım? Yapmadım. Bundan da sıyırdım kendimi. Yeni bir teknolojiyle uğraştım iş diye. Sözleşmeler üstüme kaldı. Müşteriye gönderilecek her yazıyı hazırladım. Stok kontrolleriyle uğraştım. Forecastlerim hep hatasızdı. Çünkü conflictle karşılaşmak istemedim, kıçım yemedi. Sorunla baş etmeyi beceremeyeceğimi de biliyordum sanırım. Bu yüzden sorun çıkmasını engellemeye çalıştım en başından.
Karanlıktan, yalnızlıktan, öcükten-böcükten, yüksekten, ateşten hiç korkmadım. Lüksmüş de ondan. Daha derin, daha zor, üstüne gitmesi imkansız gerçek bir korkum varmış. Başarısızlık. Bu yüzden elimi taşın altına hiç uzatmamışım.
Şimdi dünyada korkunç şeyler yaptıkça insanlar; birilerinin boğazını kesince allahı kurtarmak için, ya da aşka sığınıp onlarcasını tek tek kurşuna dizince kabuslarımda politikacı olmaktan kurtulamıyorum. Ama korkum o kadar kuvvetli ki, rüyamda bile ikiye bölüyorum kendimi: Sorumluluğu “öteki”ne yıkıyor, çaresiz bir organizatör olarak ona küfrediyorum. Boşa harcadım bu hayatımı. En az on kez daha doğacağım, ona yanıyorum.
Hocam ve sen bu yüzden önemlisiniz işte. Kalan ömrümde gecikmiş ödevlerimden ne kadarını yetiştirirsem, mezuniyetim de o kadar yakın olacak. Sonra valhala’da başım dizlerinde mutlu olacağım.
Ama bu hayatımda tembelim ben, çok da korkak. Sadece sevişsek olmaz mı?
Posted by
caty blake
at
13:07
0
comments
Links to this post
Labels: RUYA
Wednesday, April 18, 2007
2muchlove have killed you!
uyarayım; bu yazının tamamı asparagastır. Ama bununla ilgili yazılmış ve yazılacak her yazı da öyle olacak. Çünkü adam kendini de vurdu sonunda. Kimse asla bilmeyecek. Larry King’in gözleri faltaşı gibiydi bütün o "herbokugördüm-artıkbanakomaz" tafrasına rağmen. Shrink’in birinden medet umdular "absolutely unpredictable" dedi. Salak! O zaman sana ne gerek var. İnsan zihninin nelere kadir olduğunu göremeyeceksen ötekilerden ne farkın kalır? Ben görebiliyorum, hiç şaşırmadım ilk duyduğumda, şoke de olmadım. Merak ettim sadece. Nefretsiz bir öldürme. Adana usulü acılı "ya benimsin ya ölürsün"lerden bahsetmiyorum. Kişisel hiçbir bağlantı kurmadığı, kendini de içine kattığı öldürmeler. Çok değiller.
Aynı shrink "too much freedom" diye tamlama yaptı Koreli oğlanı tanımlamakta güçlük çekerken. Too much olmaz freedomın başında. Tanrı gibidir özgürlük. Exists or doesn’t. Gizli faşistlerden çekiyor dünya bütün çektiklerini. Ötekilere karşı silahlıyız zaten, ölmezsek kıçımızı dönebiliyoruz, görünmez oluyorlar. Freedom, my ass!
Öğrenciler ölüyor bu ara. Aksaray’da, Rusya’da Mısır’da, or’da burda. Ölümler ne kadar şaşırtıcıysa, o kadar reklam içinde kalıyor. Ölenlerin listesine, sayısına, öldürüp ölenin cv’sine ulaşmak için Kıbrıstan, sheratonlardan falan dolaşan uzun bir yol koydular önüme, vazgeçtim.
Bi de ölüm ve mum bağıntısı var. Hikayesini de biliyordum, unuttum.
Posted by
caty blake
at
12:35
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Tuesday, April 17, 2007
soğuk ama sevimli (childish too... so what?)
onun sınav haftası. o çalışırken kendimi eğlendirecek bişey buldum. çocuklar için yapmışlar kabul, belki de bu yüzden güzel. penguen olmayı göze alabilen herkes için. club penguin. leziz bi adadasın. istediğin yere gidiyorsun. arkadaşlar ediniyorsun. istediğini seç; hepsi bacaksız, tombik şeyler. ben en çok mor olanı seviyorum. maviydim ben. ara verdiğinde onu da götürdüm adaya. maazaya soktu beni pembe giydirdi. (kabinde yanıma girdiği için atıldık mağazadan... kinky şey) ondan iki saat eski olduğum için tuttum kanadından yemeğe götürdüm. mum yanan masada pizza yedik, konuştuk biraz. bana çiçek aldı, kalbini gösterdi; igloma davet ettim "cok hzlsnz" dedi. (penguish'de, sizden o kadar da hoşlanmadım demek bu) çok utandım tabi. lighthouse'un altında bi klüp var, oraya gittim dansettim utancımı unutmak için. sahneye çıktım davul çaldım. o da geldi ama önüne gelen penguuya kartopları attı. yaramaz biraz.
iglomdayım ben. altı ay gün ışığı var. uyuyayım, sonra pizzacıda para yapcam. bu igloya bişeyler almak lazım. gelen giden olacak. yerde yatılmaz.
Posted by
caty blake
at
23:59
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
Monday, April 16, 2007
kendi söküğümü diktim bugün. bornozumda sökükler ve yırtıklar vardı. ya onarılmaz hale gelmesine gözyumacaktım, ya da elimden geleni yapacaktım ıslakken beni sarmaya devam etsin diye. o kadar eski ki yaş biçemiyorum. babam bir yerlerden almış benim için. eski rengini hatırlıyorum. turkuazdı. çiçekler vardı üzerinde. şimdi beyaz, çiçekleri de soldu. her yere taşıdım onu. üniversiteden beri benimle. nemli şeylerden duyduğum huzursuzlukla belki benim kadar yıkandı o zamandan beri. sökükleri, yırtıkları oluştu. önce sol cebi firara kalktı, vazgeçti. yine sol kolunun altında gittikçe büyüyen bir sökük oluştu belki bir yıldan beri. asma briti kopalı öyle çok olmuş ki, ensesinden asıldığı için orada da yırtık oluşmuş.
başka bir şey olsaydı hafifleme çalışmalarında tek poşete girerdi. ve madem vazgeçemiyorum ondan, tamir edeyim dedim. iğne ve iplik çok yakıştı elime. nananeyi yıllarca izlemiş olmakla ilgili olmalı. serçe parmağımla ip germeler, zarif batırmalar bilmemne. sökük dikmek kolaymış. birbirinden ayrılan iki ucu birleştiriyorsun. ayrılsalar da iki uçtan bağlı sökük dediğin, cidden gitmek istemiyor yani. ama yırtık öyle değil. yakalayıp sağa sola iliştirsen bile orada olmak istemediğini belli eder izler bırakıyor.
önce rengini kaybetti bu bornoz, sonra da bütünlüğünü. ama kararlıyım. lime lime de olsa her ıslandığımda onu sarılacağım.
Posted by
caty blake
at
15:40
0
comments
Links to this post
Labels: GÜN'DÜK
Sunday, April 15, 2007
anadolu medeniyetleri müzesinde harmandalı oynamamıştım. iyi oldu. 42,5 millettin hepsi ordaydı. buçukluk demedim. hobitler yoktu. buçuklar vardı. kültür bakanına müzik icra etmeye gelmişler. pek cümbüşlüydü bugün müze. mehter takımı da ordaydı, efeler de, laz uşakları da. ben hititlerle frigyalılardan korkuyordum, bütün dünyaya rezil ettim kendimi. gordiosun öküzüydüm, kibeleydim. Tanrıçalık yakıştı bana en az öküzlük kadar. İskender düğüme salladığı kılıcıyla kellemi de aldı. Alsın. Kılıçla çözülmeye çalışıldığında kan akması beklenen şey. Anadolu'ya kibeleden başka tanrıça girmese miydi acaba?
Ne zamandır kız arkadaş keyfi yaşamamıştım. Damla, Işın ne güzeldi. İlk görüşte sevmiştim, haklı çıktım. Cadılara anahtar mı yaptırsam ne?
Çok özledim seni. Kaç gündür sığınamadım kollarına. Bugün bütün oyunlarımı sana oynadım, izliyorsun diye. Taş duvarların ardında, kalabalıktan yaklaşmadın ama oradaydın.
Posted by
caty blake
at
18:05
0
comments
Links to this post
Saturday, April 14, 2007
ne kalabalık bir gündü. hem de yalnız. ne çok öldü; çocuklar, büyükler, çirkinler, aptallar. her atölye sonrası bunlar görünür oluyor. her atölyeden üstüm başım telaş içinde çıkıyorum. yara'tıcı drama sonrası hep bir yerlerim kanıyor. sözcüklerin kökeni paranoyak eder adamı. yaratmanın yara'yla ne ilgisi var? yarmadan, yaralamadan yaratılmıyor demek.
kim ne derse desin çıkmayacağım artık evden. ama alışveriş yapmak lazım. bugün sarhoş etmeye yetecek şeyim yok. yarın anadolu medeniyetleri müzesinde yarıp, yaralayacağız kendimizi. rezil kepaze olacağım frigyalılara, hititlere.
kedi bu kadar kapatılmaya isyan etmiş, nasıl becerdiyse yatak odasının penceresinden atlayıp firar etmiş. masa iyi ki pencerenin altındaymış. arabadan iner inmez ayaklarımın dibinde belirdi, bahçe boyunca ağzının içine gömdüğü maovlarıyla şikayet etti. kaçmadan iyice düşünmek lazım demek ki. hele yüksek bir yerden firar ediyorsan, uçmayı (ve dahi konmayı) bildiğinden emin olman lazım.
hoca gelince yazmaklar yarım kaldı. olsun. sarhoş olabildim. otuz küsür saattir uyumuyorum. erken kalkacağım yarın.
ama seni seviyorum.
Posted by
caty blake
at
20:44
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Friday, April 13, 2007
wish you were here
İnsanın kumaşı bir… kalp de yırtılırken hep aynı sesi çıkarıyor. Perilerden cinlerden dilenecek üç dilekten biri değil. Bunu sadece senden dilenirim. Burada olsan, ne kadar yalnız olduğuma baksan. Dokunmasan, artsa. Ben söylemem seninkinin de yitik bir ruh olduğunu. Her şeyi bildiğini söylerken alayla gülümsemem. Ben de aynı yanılgıdayım. Aynı akvaryumda kaybolduğumuzu biliyorum. Senin kahramanların yok sadece, ben kahramansız yaşayamıyorum. Ne kadar acısa canımız, ne kadar sarılsak, sevişsek yalnız mı olacağız? Girmeden çıkmadan el ele tutuşarak, yan yana mı duracağız? Aynı boşlukta başıboş dolaşırken teğet geçiyorsun, içim üşüyor. O eski bildik korku; benim olmayacaksın. Ben fikrimi yüzdürdüğüm fanusta istediğim yalana inanıyorum. Bana ihtiyacın var, benden başka kimsen yok. Beni bulmak için yüzüyorsun boşlukta. Cennetinim... cehennemin de.
Burada olsaydına koymuyorum keşkemi, seni bulduma ekliyorum. Korkumuz da aynı eminim. En eskisi. Karanlığa uzattığım elime birinin deymesi.
Yan ve düz çizgiler çizmedim ilkokulda. Acelem vardı, atladım o bahsi. El yazım hep karaktersizdi. Kimi seviyorsam onun gibi yazdım. İmzam da büyük harflerle benim. Ama tırnaklarım var. Ruhuna adımı bırakmak isterken, kendi kalbimi yırtarım.
Anyway; wish you were here... wish you were with me... wish you were in me...
wish you were me...
wish me!
Posted by
caty blake
at
14:23
0
comments
Links to this post
Labels: SING SING SING
Thursday, April 12, 2007

rthearthearthearth... aralıksız yazınca dünya kalbe dönüşüyor biliyor muydun? tersi de doğru... nerden başladığına bağlı yani.
Posted by
caty blake
at
23:13
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Ne harika şey. bi yandan milyon tane refugee çocuğa yardım ederken, küresel ısınma karşıtı gösterilere destek veriyorum, körfeze sıkışmış balinaları süngerle ıslatırken bi yandan aids araştırmasına katkıda bulunuyorum. Süferman bok yemiş. O dönsün dursun dünyanın etrafında; ben bunları pc başından kıpraşmadan yapabiliyorum. Emesende i’m diyerek hem de. Tanrıyla aramdaki fark gün geçtikçe kapanıyor.
Kabala halt etsin. Nickimin yanına kız çocuğu koyuyorum; yüzlercesi ensestten kurtuluyor, okula gidip çocuk oluyor yeniden. Böyle acaip bir gücüm var. Üstelik clark kent gibi bağa çerçeveli modası geçmiş bir gözlüğün arkasına gizlenmeden yapıyorum. "ol" demiyorum, özgürlükçü ve sorumluluğunun bilincinde bir bireysellik kattım kendime milenyumla birlikte; "i’m" diyorum, yetiyor.
Posta bürünmüş modernitenin bok yediğini görüyorum, Microsoft bunun için bir icon yaratsın diye bekliyorum.
Posted by
caty blake
at
12:23
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Tuesday, April 10, 2007
the one (a/end only)
onu ilk gördüğümde elinde bir kutu vardı. yanındaki oğlana bişeyler gösterip bişeyler anlatıyordu. tavrına vurulmuştum. benim bilmediklerimi bilir gibiydi. onu gözlerken yakalanmak istemedim nedense. bahçeye geri döndüm, gizlenip izledim. kutusu kalabalıktı belli ki, anlattıkları bitmedi. oturdukları basamaktan kalkıp poposunu silkelediğinde aşıktım. nereye gittiğini görmek için peşine düşmeyi bile akıl edemedim. eve döndüm, yatağımın üstüne attım kendimi ve akşam yemeğine kadar onu düşündüm. yemekte de... o gece kurduğum hayallerde onun hemen arkasındaydım. kahramanlık rolünü ona vermek hiç rahatsız etmedi beni. o haftayı hep sokakta oynadım. yine gelir, görürüm diye. gelmedi. belki bir misafir çocuktu, belki anneleri artık görüşmemeye karar vermişlerdi. kahroldum. onu hayallerimin arasına, gecelerime katıp olağan günlerime döndüm.
abim, adnan, atila ve talat abimlerle maç yapıyordu. kaledeydim her zamanki gibi. adnan abi bacağının arasına yediği şutun acısıyla yere düşünce oyun durdu. kaçan topu almaya gittim, ordaydı. bana bakıyordu. gözüm gözüne ilk o gün değdi. o aldı topu bana getirdi. "niye büyüklerle oynuyorsun?" ilk mantıklı cümleydi ondan duyduğum. omuzumu kaldırıp indirdim "abim" dedim sadece. "dizin kanamış, gidip yıkayalım" dedi. topu abimlere doğru yuvarladık, bize bakmıyorlardı. hızla sokağı döndük. onun peşine ilk o gün düştüm.
evleri arka sokaktaymış, misafir değilmiş burada. bahçe sulanan musluğun hortumunu çıkardı. dizinin üstüne çöktü. ayakkabımı çıkardı ayağımdan. dizimi yıkadı. babamın dokunuşlarını hatırlatan elleri vardı. çok yakın, rahatlatıcı. ama onunkine hiç benzemeyen başka bişey daha vardı ki onu daha sonra öğrendim. o öğleden sonra, pabuçlarımızı çıkarıp suyla oynadık onların bahçesinde. konuştuk, annesi seslenene kadar. benimle eve kadar yürüdü. ertesi gün için sözleştik. heyecanla uykumun kaçışı o gecedir, o gün bu gün az uyurum.
köşede buluştuk ertesi sabah. kolye yapmıştı bana. zımba telinden. ucuna altın rengi bir pul takmıştı. "her giydiğinle görünsün diye kısa yaptım" dedi. teller kararıp, açılan bir tanesi boynumu çizene, annem boynumdan sökene kadar çıkarmadım o kolyeyi.
onunla mahalleden kaçtık o yaz, uzak yerlere gittik, elele tutuşmak için fırsatlar yarattık, lisenin bahçesinde kuytuda ilk kez öpüştük. çok utandık, söz verdik birbirimize, şortunun ucundan çektiği iple yüzük yaptı, parmağıma kan oturuncaya, bir gün annem uyurken kesinceye kadar çıkarmadım parmağımdan, her gece dudaklarıma gelecek şekilde yerleştirip elimi daldım uykuya.
evlerine götürdü bir pazar günü. elimden tuttu, boynumda zımba kolyem, parmağımda ip yüzüğüm. babasına tanıştırdı "biz evleneceğiz" diye. Annesi elini kurulayarak geldi mutfaktan. Gülümsediler, anlayışla baktılar ama inanmadıklarını anlayınca sinirlendi, tuttu kolumdan odasına götürdü beni. ne çok şeyi vardı; bozuk oyuncakları, birsürü koleksiyonları, çizimleri. Ona gösterecek hiçbir şeyim olmadığını düşünüp üzüldüm. Ertesi gün bize gittik. Annemden köfte-patates istemiştim onun için. odama çıktık birlikte. hiç oyuncağım olmadığı dikkatini çekmesin diye kitaplarımı gösterdim, her biri için hikayeler anlattım.
geceleri uyumadan elfeneriyle işaretler gönderdik birbirimize. kimsenin bilmediği şifrelerimiz oldu. sonunda konuşmadan anlaşmayı bile öğrendik. birlikte doğmadığımıza memnunum, sevişemezdik. ama ölürken elimi tutacağını biliyorum.
Posted by
caty blake
at
12:26
0
comments
Links to this post
Monday, April 9, 2007
dance of bad angels (veya nerde ulan benim kanatlarım)
bugün Tuna uyandırdı. onu da ailenin küçüklü büyüklü kadınları arasına kattım. (at gibi, pıff) Onlarla işbirliği içinde olduğundan şüpheleniyorum. Çok güzel uyuyorum bu aralar. Deliksiz, rüyasız en az dört saat. Cin gibi uyanacağım ama izin vermiyorlar işte. Telefon sesiyle uyanıyorum işe gider gibi.
Rüzgarlı güzel bir gün. Yürüyerek gidip döndüm havuzdan. Ahmet çiçekleri ilaçlamadan önce topladım biraz bahçeden. Bardak içinde masama koydum. Ayrık otuymuş bunlar ama ne kadar güzeller. Yazın ortasında top gibi tüy oluyorlarmış, puf deyince uçmaya hazır. Ankara'da çiçek deyince gül, ağaç deyince çam biliyorlar. Mevsimi gelince yaprağından soyunana, kızarıp bozarana, püf deyince uçup gidene tahammülleri yok.
kahvemi yaptım, yukarı çıktım. gardrobu açtım. ikinci kez düşünmeden tuttuğum gibi her şeyi odanın ortasına yığdım. "kaç kere giydim, olmasa ölür müydüm" testinden geçemeyenleri önce merdivenin başına, oradan aşağıya, oradan çöp torbalarına, oradan bahçe kapısına... karşıdaki evin bahçe duvarını yapanlar geldi. temiz olduklarını söyledim utanarak.
eşya biriktirebilenlere hayranım. hep heveslendim. kutular edindim, içlerine küçük şeyler tıktım. tuhaf anlarıma kurban gittiler. safra gibi. yükselmemi engelleyecek kadar biriktirip, attım kurtuldum. eve girmeden önce iyice kirlenmek de böyledir. suyun altında farkı farkedebilmek için çamura bile sürerdim kendimi. eşya biriktirmek diyordum; yapamıyorum. kapıyı çekip çıkabilmek için arkada bırakmaktan korkacağın şeylerin olmamalı. onlara zincirlenmiş bulursun kendini hafazanallah.
ispermeçet balinaları arada bir bilmemne ırmağının bilmemne denizine döküldüğü tatlı suların oraya giderlermiş. üzerlerine yapışan tonlarca deniz hayvanını dökerlermiş. bahar temizlikleri de böyle işte. tek farkla; eskiden keyfim kaçtıkça yapardım, şimdi yazlık-kışlık trampasını bahane ediyorum. Hernehalse işte, hafifledim.
Kanatlarım var, uçamıyorum.
Posted by
caty blake
at
15:47
0
comments
Links to this post
Labels: SING SING SING
Sunday, April 8, 2007
ne zamandır bu kadar acıkmamıştım. makarna uydurdum kendime. Semra buzdolabını temizlemiş. tümüyle. ne varsa çöpe atmış. bi buzluktakiler kurtulmuş. poşetlerin dışı buzlanınca içlerini göstermez olmuşlar, bu gizlilik kurtarmış onları. bu yaz dağda ibo'nun topladığı mantarlar vardı. önceden haşlayıp kaldırmış biri. (ben haşladığımı hemen yerim) dört kırmızı, iki sarı biber buldum. soğan, maydanoz, ne varsa işte. bir nevi temizlikti benimki de. hepsini pişirdim güzel oldu. karnım doydu. biraz kilo almam lazım. annem çok sık arıyor bu ara. atlar gelirse bir de buna takacak.
n. uyandırdı sabah. bugünlerde ailemin küçüklü büyüklü kadınları beni uyandırmaya adadı kendini. çok seviyormuş beni, derhal istanbul'a gitmem lazımmış. abisini öldürdüğümü bilse de sever miydi? ilk gidişimde söyleyip öğrensem mi gerçek miymiş bakalım sevgisi. her şeye rağmen sevgi olur mu? olmaz. bana rağmen sevgi var bi tane. inanmakta güçlük çekiyorum.
istanbul'da bişeyler dönüyor. ilgilenmiyorum. mucizeye inanıyorum, mucizeyi seviyorum. detz it! hayatıma plan yapmamıştım, haklıymışım. evrenin büyük mimarına bıraktım her şeyi. labirentli bahçe peyzajı seviyor, ben de onun yollarını. cennetle müjdelendim. sevdiğim gibi yağmurlu bir gecede, kollarımdan kavradı. öpüşmedik, öptü. zamanla ben de öğreneceğim, kavrayacağım her yerinden ve her yerini öpeceğim.
şu çalıyı dönünce cennet beni bekliyor.
Posted by
caty blake
at
17:00
0
comments
Links to this post
Labels: GÜN'DÜK
Saturday, April 7, 2007
deeprest
dün gece o soruyu sormasaydım, bu gün daha kolay geçecekti. tesadüf mü, algıda seçicilik mi diye karışmayacaktı kafam. hatta belki bütün öğleden sonra başım ağrımayacaktı. -aslında ağrıdığı iyi oldu. bugünkü fırtınadan sonra meltem falan çekemezdim.- bugün iç'imi dışıma çıkardı hoca atölyede. belki sadece bana öyle olmuştur. bunaldığımda midem ağrır benim. başımın ağrıması kafamı kullandığıma delalet olmalı. çatladı. şimdi de çatlaklardan giren hava beynimi sızlatıyor. öğleden sonra ilk oluşumda serkan, öbür serkan, betül ve zeynep'le grup olduk. tesadüf yoktu di mi? ben algıda seçtim. normalin dışına çıktığımda performansım muhteşem oluyor. çıt çıkmadı doğaçlarken. yarattığım etkiyi bittiğini belli etmek için donunca yaşanan birkaç saniyelik sessizlikten anladım. oskarım çantada. pabuçlarımı da çıkarmadım daha.
eve nasıl geldiğimi bilmiyorum. erken inip yürüdüm biraz. çalışma odasının penceresini açık bırakmıştım kedi için. geldiğimde evdeydi. nasıl döneceğimi hep bilir. lazımsam diye bekler. non'kör. kapıyı kapadım, gözlerimi de kapadım. ağladım bi güzel. daha çok ağrıdı başım, geçti sonra. kahve yaparken telefonla konuştum. iyi geldi başta. sonra bulutlandı yine her şey. psikolojiye bu kadar bok atmamış olsaydım tanı'mı koyabilirdim. bi-polar olabilir, belki manik-depresiftirim.
ikisinde de iki kutup yok mu, kimbilir ayrımı nedir? hiç uyumadan -uyuyamadan- neşe içinde hoplayarak çıktığım eve bok gibi dönüyorum doktor. Normal mi? Olur mu öyle? Çok mu önemsiyorum kendimi? Siz yapmıyor musunuz? dünyanın merkezi benim bastığım yer değil mi? sizin bastığınız yere koyamıyorum ki ben topuğumu, ora dolu. Siktiredin doktor. inanmadığınızı hissederken yaptığınız işi ip'leyemiyorum. bağlayamıyorum kendimi size. hem insanın ruhu (21 gram değil mi?) düşünceleri (kişiye göre değişiyor sanırım bunun ağırlığı) o uçtan diğerine dolaşır, normal bence. geçebilecek bir delik bulup uçma şansını görmezden mi gelsinler?
diyeceğim o ki; bilmek her zaman özgür kılmıyor. tesadüf mü demiştim ya? değil! dün iki isim öğrendim bugün başım ağırdı. ağrıdı da. ben olsam benden kaçardım.
Posted by
caty blake
at
18:50
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
Friday, April 6, 2007
big fish (or you are just what you've dreamt of)
karanlık sularda avlanmayan balık. baktığın her yerde gördüğün güzel kalabalık, herkeste bir fevkaladelik, yaşadığı her yerde bir masalsı güzellik aramak mı aptallık? Ben razıyım. edward blooom da gayet mutlu öldü üstelik.
yaşıyorum bitiyor. aklımda nasıl kaldıysa öyledir. belki cidden pörsepşın rialitinin kendisidir, memoriies de daha önemlidir historiden, ya da benim kafam karışık.
men; i layk it haaat!!!
Posted by
caty blake
at
20:47
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
kabus (şapkasız) - is ideallessness bad? (i know english nothing)
olacağı buydu. her kadın erkeklerini tekrarlarmış. babamdan bi tane edinemeyince bir sonraki levela geçtim: abimden buldum kendime bi tane. akademik tutkusuzluğumla çılgına döndürüyordum onu. o da intikamını alıyordu benden okulu kabusa dönüştürerek. oysa ben ders kitaplarımı okul başlamadan edinir, roman gibi okurdum zaten. (matematik dahil, valla bak) içimdeki cini -not genius- eksors etmeye adamıştı kendini. her okul dönüşü mutat çantadök-yabancıcisimara- hesapsor seansını müteakip dokuz yılın avantajını kullanarak henüz okumadığım matematik kitaplarından sınav yapardı. (kendisi ari ırktan sevgi faşistidir. -okuma olm, günnük bu-) hiç anlamadı ödev yapmakla sınırlı-sorumlu akademik yaklaşımımı. başka herkes ne derse desin o hiç yetinmedi. çok daha iyisini yapabilecekken (onun iddiası) neden çabalamadığımı anlamadı. ilgilenmiyordum be.
orta yaş krizinin tetiklediği bir fikrin aklıma sokulmasıyla başladı şimdi. kıskançlık kaynaklı. kampüs çimlerine yayılmak gibi yüzeysel bir fantazi kabus gördürdü bana. sınav varmış. okumalarımı yapmamışım, sınav salonunu bulamıyorum, geç kalmışım bi de. sınavı kaçırmaktan korkmuyorum ama, ona ne diycem, derdim bu. Sana söylüyorum bak: üstüme gelme, daha lisansını yapmadan bana beni korkutan hedefler koyma, bişey olmaz benden. Abimden bu kadar korkmadım ben iki katım cüssesine rağmen. Ama sen ödümü koparıyorsun. What if I fail? Would you still love me? Ben sadece bilmek istiyorum.
Şimdi gidip bi bakayım, mühendise sosyoloji mastırı veriyorlar mı? (uyardım bak, başka link yapıştırma sakın, korkuyorum yavrum aaa)
Kabus demiştim sahi. Sabah konserve kapağıyla parmağımı kestim, kan çıktı, bozuldu kabus.
Posted by
caty blake
at
10:39
0
comments
Links to this post
Labels: RUYA
Thursday, April 5, 2007
rainy day through my window, ayran şarap, aşk, eternity falan

kime sorsan sıkıntılı der şimdi bu odaya. pencere önünde masam. bir pencere çerçevesinde ne sayısız çizgi var. taşlığın bittiği yerdeki aptal bitkinin çiçekli zamanı. onun dalları sapsarı şimdi. hemen arkasında ankara'nın gözde agacı aptal çam var. her iğnesi bir çizgi. anla ne çok çizgi var. perspektif sırasıyla onun arkasında çerçevenin en sağına doğru adını bilmediğim bir ağacın dalları var yine birsürü. bu paspartunun içi kargacık burgacık. tanrıyla insanı ayıran nokta işte bu sanırım. bu kadar çok çizgi, renk, bokpüsürü kim çizse bir tuale komik olurdu, o kadar.
Such great height'in orijinali the postal service'inmiş. dinlemeden biliyorum ki ayran-şarap (çalıntı şirinlik) vörşını bana özel yapılmış. bu odada bugün, bir monitöre, bir pencereye bakarken, bu huzura başkası yakışmazdı.
ayranşarap da seviyorum. yağmuru da. onu da. onu sevdikçe dayanılmaz hal alıyorum. o da bana bayılıyor.
Posted by
caty blake
at
16:03
0
comments
Links to this post
Labels: SING SING SING
Yağmur var dedim inanmadı beyfendi. Dört patiyi ayrı ayrı silkti. Ama sonuçsuz bir çaba yerçekimi olunca tabi, hahaha. çok bozuluyor ona güldüğümde, bilerek yapıyorum. Biraz sevişelim istedimdi sabah, biraz zorlayınca imzaladı elimin üstünü yine sıpa.
Sundurmanın altından uzanabildiği çimlerle idare etti. Babası bir öküz müydü acaba. Tuvaletini tutabiliyor düzensiz uykum onun dışarı çıkma zamanına denk gelirse. Ama otlamadan duramıyor. Tepesine yağmur düştükçe kulaklarını silke silke taze salatasını yedi girdi içeri. Sevgilim olsa ayrılmıştım ben bundan çoktan.
Posted by
caty blake
at
11:08
0
comments
Links to this post
Labels: GÜN'DÜK
Güzel kadın
Tv’yi açık bırakıp uyu. Sabah sürpriz yap kendine. Tanrıdan işaret gibi. Bugünkü görevin jim… Bi baktım çok güzel bi kadın. Waterproof makyaj siyah çorap siyah mini elbiseli sarışın bi kadın. Gözler dolu dolu. Ağlamıyor ama. Birilerinden hesap soruyor. Facts: bu çocukken babası öteki kadına gitmiş. Kocalık-babalık oyununa başka yerde yeniden başlamış. Aile dostlarından biri epeyce de yaşlı bi adam 13 yaşında buna tecavüz etmiş. Bu hiçbişey olmamış gibi hayatına devam etmiş. Filmler çekmiş, şarkılar söylemiş falan. Bu hikayede bir fevkaladelik yoktu. Konu hala ilgimi çekerse sosyoloji okumaya başladığımda o açıdan incelerim sonra. Buraya not olarak koymuş olayım. Tuhaf bişey söyledi orda acılı güzel kadın. (öğrenciye not: fulden uras o kadın) Biriyle berabermiş, zengin bi adamla. Muhtemelen onanma ihtiyacıyla babasıyla tanıştırmış. Sevgilisinin babasına yardım etmesini sağlamış falan. (acıtana bağlılık mı; ne çok şey var okunacak) sonra babası ve öteki kadın birlikte otuz sayfalık bir mektup ve dosya hazırlamışlar. İnternetten yazılar, eski çıplak resimler falan koymuşlar ekine ve nişanlının babasına postalamışlar. Aha burada şaşırdım işte. Bu niye yapılmış acaba? Soruyu buraya bırakayım. Bakalım buna cevap oluşur mu zamanla.
Posted by
caty blake
at
10:31
0
comments
Links to this post
Labels: SAŞMA
Wednesday, April 4, 2007
Little 15, depeche mode, yeşilçam şeytan üçgeni
Seda Sayan'ı genç sevgilisiyle uluorta fingirderken izleyeceğime bunu izlerim dedim. Aynı konu çıktı. Algıda seçicilik denebilir belki bi milyon kanal arasından. Ne kendimi savunucam. Sevgilim seviyor "gerçek kesit" tadında prodüksiyonları, o yüzden baktımdı ben.Sevtap Parman 80'lerin bütün çirkin-itici-ilkel-abartılı-puanlı-streçli güzelliğiyle kırkına yaklaşan, senaristin Yalçın Dümer'e gevelettiği şekliyle "sosyal ve ekonomik özgürlüğü olan" çakma bir sarışın. Yalçın süklüm-püklüm bir mal. Yağmur Atacan tadı olsun isterdim.
Kameramana bel ve boyun fıtığı teşhisi koydum. Vertigosu da olabilir. Hiç kıpırdamamış çekim sırasında. Kamerayı bir yere sabitlemişler, ne gelirse çekmişler sonra birleştirmişler. Sevtap abla özgür özgür barda otururken tesadüfen karşılaştığı erkek arkadaşlarının biri sağında biri solundaki tabureye oturtulmuş, o derece.
Senaristi var, kadın ama senaryosu yoktu sanırım. Bi sinopsis yazılmış, doğaçlama oynamışlar. O replikler nasıl açıklanabilir ki başka: "-Hamileyim. -Harika. -Doğurmicam. -Terkederim. -Keyfin bilir şekerim" Yalçın omuzlarını daha da sarkıtır, kollarını hiç kıpırdatmadan arkasını döner, çıkar. (iki adımda, kameraman hasta, remember?)
Filmin erkeklerinin hepsi karikatür gibi. Doktor var mesela bi tane cin' ekolog. Hazır masaya yatırmışken, bi kaysam tiplemesi. Reklam şirketinin patronu var bi de, sevtap'ın da patronu, sevtap artık ona vermiyor diye en önemli accountu alıyor, yeni sevgilisine veriyor mesela. Sevtap'ı acıtmak için de cigolo tutacak kadar olmadın daha diyor. Ya senarist çükü büyük bir hermafrodit, ya da yönetmen anlamamış kadını.
Yalçın'ın babası bunları kaçamak yaptıkları bir yazlık evde basıyor, bıyıklar pala. Sevtap tanımadığı erkeklerle konuşmayan bir kadın olarak "beyefendi kim" diye soruyor Yalçın'a. Babasının yanında konuşamayan bir erkek olarak susuyor Yalçın. Babasıyım deyince pala, Sevtap sabahlığının önünü kapıyor. (Bence ilginç bir detaydı, kimin bilinçaltının döküntüsü bilemem. Yönetmenin olabilir (ki aynı sahneyi iki kez çektiğinden şüpheliyim), Sevtap'ın olabilir (girip karıştıramam). Ama kesinlikle senaristin değildir. Onun sette olduğunu bile düşünmüyorum.
Yalçın'ın omuzlar içine çektiği göğsünün hizasındaydı ben izlemekten sıkıldığımda.
Depeche Mode'u neden alet ettiklerini bilmiyorum ama. Genç oğlan, olgun kadın (yaşlı mı deseydim?) temalı şarkı yok herhalde türkçe.
Little fifteen, You help her forget the world outside. You're not part of it yet
And if you could drive, You could drive her away. To a happier place. To a happier day, That exists in your mind, And in your smile, She could escape there, Just for a while - Little fifteen
Little fifteen, Why take the smooth with the rough, When things run smooth
Its already more than enough, She knows your mind, Is not yet in league
With the rest of the world, And its little intrigues
Do you understand, Do you know what she means
As time goes by, And when youve seen what shes seen, You will
Little fifteen
Little fifteen
Why does she have to defend
Her feelings inside
Why pretend
Shes not had a life
A life of near misses
Now all that she wants
Is three little wishes
She wants to see with your eyes
She wants to smile with your smile
She wants a nice surprise
Every once in a while
Little fifteen
Posted by
caty blake
at
11:28
0
comments
Links to this post
Labels: OCEAN PICTURE
travis is begging, keep singing
her şeyi istediğim gibi anlamakta özgürüm. şarkılarla konuşan bir sevgilim var. onunla tanıdığım her ses onun sesi.
so i say:
irresponsible - call me unreliable
Throw in undependable too
Do my foolish alibis bore you
Well I'm not too clever - I just adore you
Call me unpredictable - tell me I'm impractical
Rainbows I'm inclined to pursue
Call me irresponsible - yes I'm unreliable
But it's undeniably true - I'm irresponsibly mad for you
Posted by
caty blake
at
02:56
0
comments
Links to this post
Labels: SING SING SING
Tuesday, April 3, 2007
(but) now we speak with ruined tongues and the words we say aren't meant for anyone.
it's just a mumbled sentence to a passing acquaintance, but there was once you
you said you hate my suffering and you understood (and) you'd take care of me.
you'd always be there, well where are you now?
haligh, haligh, haligh, haligh, the plans were never finalized but left to hang like yarn and twine
dangling before my eyes. as you tear and tear your hair from roots,
(from) that same head that you have twice removed now a lock of hair you said would prove
our love would never die.
and i sing and sing of awful things, the pleasure that my sadness brings
as my fingers press onto the strings (in) yet another clumsy chord.
haligh, haligh, an awful lie
this weight will now be satisfied
i will give you only one reply:
i know not who i am, but i talk in the mirror to the stranger that appears.
our conversations are circles and always one sided, nothing is clear.
Posted by
caty blake
at
12:16
0
comments
Links to this post
Labels: SING SING SING

günaydın mı? güneş var. uyumadım. sızdım. özgürlük ne tuhaf bir kavram. höykürerek ağlayabilmek özgürlük mesela. veya gecenin her saati kapıdan çıkıp ağlayacak yer aramak da. kendin hakkında düşünme özgürlüğüm de var. korkakmışım ben. sigaramı kaptığım gibi çıktım evden. yeni taşınan komşunun evine doğru yürüdüm. gece çok sessiz çünkü, dışarda da ağlasan, teselliye gelecek biri bulunur mazallah. tutar kulağından evine götürürler "sizin kız kaçmış" diye. anlayışla yüzünüze bakan gözler hakaret edenlerden daha acımasız. ve ben ezdirmem kendimi sana. (haha) diyorum ki dışarda ağladım. karanlıktı. sessizdi. kimseyi görmedim. seni de duymadım. ağ'ladım. hiçbir şey vurmadı. özenti bir newage recisörü gibi kötü yönettim kendimi. bunalmış aptal bir kadını yürüttüm. zum-mum yapmadım yüzüne. amorf yaklaştım. yüzüne bakacak yüzüm yoktu. düşük bütçeli boktan bir film bu. kadının yüzü sipeşıl efekle doluydu aslında fırsatı kaçırdım. ağladıkça güzelleşmesi için bir kadının melek olması mı lazım. sigara içirttim kadına. yüzünün her yeri ıslaktı dudakları kuruydu. dudağına yapıştı. kolaj yapma fikri çaktı aklımda. naif bir yeşilçam atraksiyonu. beyaz dizi hepi endingi. bir adam bulup karşısına çıkartacaktım kadının. ahmet hayvanının kışı bırakıp yazın başında gübrelediği kokulu çimlerin üzerinde ayak sesleri boğularak yaklaşacaktı. kadın önce ayaklarını görecekti. orda zum girecektim işte. kadının gözlerinde umutmutlulukhayretaşkbokpüsür olacaktı. sade o bakışa altın kavun alacaktım. gelmedi yapmadım. sikici bir film oldu. siktim attım. bok gibi döndürdüm kadını eve. odasına kapattım. yastığa bastım yüzünü ağlattım. orda sızmış. uyandım ki, kabus değilmiş.
Posted by
caty blake
at
10:18
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
... ... ... ... ... ... .-.
... ... -..-
sos mayday hi there save my soul ne kaldıysa geriye tutsana elimden
hafızasız biriyle konuşmanın en kestirme yolu mu noktalar unutulacak nasılsa diye seyv etmek mi üç tane yanyana biri burda . ikisini iki gözümün ortasına soktum sonsuza dek ordalar
Posted by
caty blake
at
10:14
0
comments
Links to this post
Labels: WILY
... göğsümün üstünde başın, uyuyor musun gerçekten? Bu iç çekmeleri, küçük hıçkırıkları zor zaptediyorum içimde. "Ses çıkarma, bir şey söyleme" dedin. Cesaret edebilir miyim? Nefes bile alamıyorum. Çünkü uyanınca gideceksin belki.
Posted by
caty blake
at
02:37
0
comments
Links to this post
Labels: WILY